Din Ahlak Eğitim Siteleri Dini100.Net İslami Siteler Birliği Bedava100.Net -Kültür ve Sanat Siteleri
İslami Siteler
islami sohbet


Din ve Kültür


Kıyıdan Topladıklarım


Körfez İgsaş İÖO Fotoğrafçılık Kulübü







Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.

Tüm Vicdan Sahipleri! Kötülüklere Karşı Birleşin!

Ahmet Altan dünyanın en prestijli basın ödüllerinden “Leipzig Özgürlük ve Medyanın Geleceği Ödülü”nü Almanya’da düzenlenen törenle aldı. Ödül, Altan’la birlikte İtalya’dan Roberto Saviano ve Hırvatistan’dan Duşan Milyus’a verildi. Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Ahmet Altan’ın ödül töreninde yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz:

Doğa, dengesini vahşet üzerine kurmuştur. Bütün canlılar kendi çıkarları için başka canlıları parçalar, öldürür, yok ederler. Bu vahşette bir masumiyet vardır. Çünkü bunu içgüdüleriyle, yaşamlarını sürdürebilmek için yaparlar. Doğa, onlara böyle yapmalarını emreder.

İnsanlar da bu vahşetten paylarını almışlardır. Bütün canlılar gibi onlar da vahşidirler.

İnsanları, diğer canlılardan ayıran iki önemli özellikleri bulunur. Birincisi, bu vahşete kendi akıllarını ve bilinçlerini katıp, doğanın masum vahşetini, günahkâr bir kötülüğe çevirirler.

İkinci özellikleri ise bununla tam anlamıyla çelişir. İnsanlar, zayıfların ve güçsüzlerin haksızlığa uğramasına karşı çıkan bir başka güdüye sahiptirler. Buna vicdan deriz.

Hangi ırktan, hangi dinden, hangi kültürden olursanız olun bir adam bir çocuğu dövdüğünde buna isyan edersiniz.

Bütün hayatımızı, bütün kişiliğimizi, bütün varlığımızı, doğuştan sahip olduğumuz bu özelliklerimizden hangisine sahip çıktığımız, hangisini besleyip büyüttüğümüz belirler.

Bazıları, kötülüklerini ve vahşetlerini sınırsızca kullanırlar. Kendi kısa hayatlarını biraz daha iyi yaşamak, biraz daha zengin olmak, biraz daha güçlü olmak için başka insanları ezer, aşağılar ve öldürürler.

Bazıları, bu kötülüklere katılmazlar. Vicdanları buna izin vermez. Ya da kötü olacak cesaretleri yoktur. Onlar, kötülükleri tasvip etmez ama bu kötülüğe karşı da çıkmazlar.

Bazıları da, sadece vicdanlarını dinler, kendi çıkarlarından vazgeçer ve güçsüz olanları korurlar.

Kötülüğün ve vahşetin “mantıklı” bir nedeni vardır. Onlar bunu kendi çıkarları için yaparlar. Ve biz, kendi çıkarlarımız için yaptıklarımızın mantığa uygun olduğunu düşünürüz.

Vicdanın ve iyiliğin ise mantıklı bir nedeni yoktur.

Belki de bu yüzden Kant, “Ben yıldızlara ve iyiliğe şaşarım” demiştir.

İyilik, gerçekten de şaşırtıcıdır. Doğanın canlılara yüklediği bencilliğe ve vahşete aykırıdır çünkü.

Tarih, mantıklı kötülüklerle, mantıksız iyiliklerin dövüşüne şahit olmuştur her zaman.

Bu savaş hâlâ sürüyor.

Bu savaş sürdüğü için bu ödül veriliyor.

Kötülüklerin ve vahşetin büyük gücüne, iktidarına, parasına, silahına karşı, vicdanın ve iyiliğin kararlılığı, cesareti, inatçılığı baş kaldırırken, bu vicdan büyük düşmanlar kazanıyor.

Bu ödül, o düşmanlara karşı yalnız olmadığımızı, yeryüzünün her tarafında vicdan sahiplerinin birbirine destek olduğunu, sesini yükselttiğini, kuvvetli bir dayanışma içine girdiğini gösteriyor.

Biz bu akşam, burada, bütün mantıksızlığımız ve bütün vicdanımızla, dünyadaki kötülüklere meydan okuyoruz.

Onlara, bu ödülü benden çok daha fazla hak eden Milyus ve Saviola gibi, “biz gerilemeyeceğiz, biz dövüşeceğiz, biz insanlara kötülükler yapılmasına izin vermeyeceğiz” diyoruz.

Bu ödülü daha önceden alanları ve bu ödülü almalarına neden olan iyilikleri ve cesaretleri nedeniyle hayatlarını kaybedenleri saygıyla anarken, beni de onlardan biri olarak gördüğünüz için teşekkür ederim.

Onlarla birlikte anılmak benim için bir onur ve sevinçtir.

Ama asıl sevinci, bir gün bu ödüle ihtiyaç duymayacak bir dünya kuracağımıza bugün burada bir daha inandığım için hissediyorum.

Bana bu sevinci yaşattığınız için hepinize minnettarım.

Teşekkür ederim.

http://www.taraf.com.tr/haber/41985.htm

Yorum (0) Yorum yaz!

Kaza ve Kadere İman

Kazâ ve Kadere İman

Kader sözlükte "ölçü, miktar, bir şeyi belirli ölçüye göre yapmak ve belirlemek" anlamlarına gelir. Terim  olarak “yüce Allah'ın, ezelden ebede kadar olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ezelî ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesi” demektir. Allah'ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kanunu ifade eder. Sözlükte "emir, hüküm, bitirme ve yaratma" anlamlarına gelen kazâ, Cenâb-ı Hakk'ın ezelde irade  ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irade ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kazâ Allah'ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.

Kader ve kazâya iman yüce Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarına inanmak demektir. Bir başka deyişle bu sıfatlara inanan kimse, kader ve kazâya da inanmış olur. Bu durumda kader ve kazâya inanmak demek, hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile olduğuna, Allah'tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır. Bunun anlamı ise şudur: Yüce Allah, insanları hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini ezelî yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve bu bilgisine göre diler, yine Allah bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi, kulun seçimine bağlı olup, Allah'ın ezelî mânada bir şeyi bilmesinin, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslında insanlar, Allah'ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler ve pratik hayatta bu bilginin etkisi altında kalmaksızın kendi iradeleriyle davranmaktadırlar. Bir başka ifadeyle söylersek biz, yüce Allah bildiği için belli işleri yapmıyoruz. Bizim bu işleri yapacağımız, O'nun tarafından ezelî ve mutlak anlamda bilinmektedir. Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla sorumlu ve yükümlü tutmuştur. Ayrıca Allah Teâlâ, kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı noktasında bir ilâhî kanun da belirlemiştir.

Kader konusunda bilinmesi gereken bir başka husus da şudur: Kader iç yüzünü ancak Allah'ın bilebileceği, mutlak ve kesin bir biçimde çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilâhî sırdır. Zaman ve mekân kavramlarıyla yoğrulmuş bulunan insan aklı, zaman ve mekân boyutlarının söz konusu olmadığı bir ilâhî ilmi, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu kesin biçimde çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkânsıza tâlip olması demektir.

Kader ve kazâya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek, kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan "Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım?" diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için, bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan kaderin iç yüzü Allah'tan başkası tarafından bilinemez. O halde kader ve kazâya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslâm'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir ilâhî kanundur ve bir kaderdir.

İlmihal, Diyanet Vakfı Yayınları, c.I

Yorum (1) Yorum yaz!

2009-2010 DKAB Dersi Yıllık Planları

      İlköğretim Okulu 4-5-6-7-8. Sınıflar Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersimizin 2009-2010 Yıllık Planlarımı buradan sizlerle paylaşıyorum.

Planları indirip beğenen ve de kullanacak olan öğretmen arkadaşların en azından bir teşekkür mukabilince sitemizdeki reklamları tıklamalarını istemekteyim. Planlarım olabildiğince hatasız, bir sayfada bütün üniteyi görebilecek şekilde hazırlanmıştır.

 

Öğrenci ve velilerimiz de bu planlarımızdan yararlanabilirler. Bu sene okuyacağımız dersimizin konularının ne zaman işleneceği ve yazılı sınav tarihleri hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Bunun yanında öğrencilerimizin sitemizin sağ sütunun üstlerinde bulunan “bu haftaki dersimiz” yazısına tıklayarak yıllık planımıza göre hafta hafta işlenecek konuların anlatımını okuyarak derslerimize hazırlıklı katılmış ve daha sonra da neler işlenmiş diye bakıp hatırlama amaçlı bu alanı kullanabilirsiniz.

 

Yıllık planlar, tek excel dosyası olup tüm sınıfların bir dosyada izlenebilmesinde kolaylık sağlayacak şekildedir. Bu yıllık planların hazırlanmasında birkaç plan incelenmiş olsa da www.dinibil.com sitesine ait planlar temel alınmıştır. Ayrıca yıllık planımı farklı bir yer olarak sadece bu sitede paylaşmaktayım. Lütfen planımı kullanan arkadaşlar, sadece kullansınlar, herhangi başka bir sitede yayımlamamalarını, paylaşmamalarını bir hak olarak istemekteyim.

 

 Yapacakları katkı ve destekleri ile tüm ziyaretçi ve öğretmen arkadaşlara çok teşekkür ediyor, 2009-2010 eğitim-öğretim yılının hayırla verimli bir şekilde geçmesini temenni ediyorum.

 

Dosya şifresi: dkabogretmeni

 

Yandaki reklamları tıklayalım.

Yorum (6) Yorum yaz!

Kim öldürdü?

A

hmet Altan, soruyor ‘kim öldürdü’ diye? Onun yazısını okuyunca ben şuna kanaat ettim: İnançsızlık. Kime, neye? Bilime inançsızlık, bilimin verilerine uyma gereğine inanmamak ve kadere yanlış inanç. Bu yüzden bu yazıya inançla ilgili yazıların arasına aldım. Buyurun okuyalım, düşünelim:


Kim öldürdü?

İnsanlık, yaratıldığından beri doğayla başa çıkmaya çalışır.

Uygarlık, doğanın şiddetine mağlup olmamayı öğrenmek demektir zaten.

Deprem gelir, yıkar.

Sen yıkılmayacak bina yapmayı öğrenirsin.

Sel gelir boğar.

Sen, bentler, barajlar yaparak seli durduracak çareler bulmayı öğrenirsin.

Ya da öğrenmez, aldırmaz, insanları ölüme teslim edersin.

Meteoroloji, günlerden beri çok şiddetli yağışların geleceğini söylüyordu.

Aldırmadık.

Yağışlar geldi, Trakya’yı vurdu, yedi kişi öldü.

Meteoroloji, ertesi gün yağışların İstanbul’a geleceğini söyledi.

Trakya’da yaşananlar, İstanbul’da neler yaşanacağını göstermişti.

Gene aldırmadık.

Sabaha karşı sel geldi ve İstanbul’da yirmi dört kişi öldü.

Doğal afet mi öldürmüş oldu şimdi bu insanları?

Seksen yıldır görülmemiş şiddette yağmurlar yağmış.

Yağmurun çok şiddetli yağdığı anlaşılıyor, tamam.

Peki, biz ne yaptık bu yağmurlara karşı?

Ne tedbir aldık?

Hiç.

Bu sadece bugünün işi değil.

Dün İkitelli’de taşan Ayamama Deresi on dört yıl önce de taşmıştı.

Üstüne beton dökmüşler.

Derenin üstündeki beton zemine de matbaalar, TIR parkları yapmışlar.

Dere, o beton zemine rağmen taştı.

Daha önce, bu betonun yeterli olmayacağını söyleyen hiç uzman çıkmadı mı?

Bu kadar mı bilgisiz ve yetersiziz?

Diyelim ki hiçbir uzmanımız yok, peki Trakya’da yaşananlar bize hiç mi bir şey söylemedi?

Derenin çevresindeki TIR parklarını boşaltamaz mıydık?

O bölgedeki trafiği kesemez miydik?

İşyerlerini bir günlüğüne kapatamaz mıydık?

Hepsini yapabilirdik ama hiç birini yapmadık.

Çünkü biz bilime, akla, önleme inanmayız.

Ölecek olanlar “fakir insanlarsa” kimsenin kılı kıpırdamaz bu ülkede.

Devlet, yıllar öncesinden alması gereken önlemleri almamış.

Belediye hiç umursamamış.

Meteorolojinin uyarılarına aldırmamış, selin ortasında belediye otobüsleri duruyor, belediye uyarıları ciddiye almış olsa oraları boşaltır, kendi otobüs seferlerini de iptal ederdi.

Meteorolojiye inanmamışlar, Trakya’da olanları görmezden gelmişler.

Sadece devlet ve belediye de değil insanlara böyle vahşice davranan…

İşverenler de aynı insafsızlığı paylaşıyor.

Bir tekstil firması işçilerini penceresi, kapısı olmayan bir minibüse tıkıştırmış.

Minibüs selin ortasında kalınca, arabanın ön tarafında oturanlar kendilerini dışarı atmışlar ama arkadakiler çıkacak ne bir kapı, ne bir pencere bulmuşlar.

Yedi kadın o minibüsün içinde boğulmuş.

Bu insanların ölmemesi mümkün müydü?

Mümkündü.

O zavallı kurbanlar gelişmiş bir ülkenin vatandaşları olsalardı ölmeyeceklerdi.

Türkiye’de doğdukları için öldüler.

Aynı Güneydoğu’da ölüp duran çocuklarımız gibi yaşayabilecekken sadece bu ülkenin “seçkinlerinin” aldırmazlığı yüzünden ölüp duruyor insanlarımız.

Çünkü bizim devletimiz, sadece “devlet yöneticilerini” koruyabilmek için örgütlenmiş, sıradan insanlarına boşvermiş.

Ülkenin her yanında boş yere ölüyor insanlar.

Şiddetli bir yağmur yağınca Rize’de, Gümüşhane’de, Tekirdağ’da insanlar boğuluyor.

Deprem vuruyor, kötü yapılmış binalar çöküyor, binlerce insan can veriyor.

Hiç olmaması gereken bir savaş uzayıp gidiyor, evlere genç insanların tabutları gönderiliyor.

İnsanını böylesine öldüren bir devlet olur mu?

Bu ülkeyi yönetenlerin birinin kılına halel gelse hep beraber ayağa kalkarlar, önlem üzerine önlem alırlar ama sıra halka geldi mi başlarını çevirip bakmazlar bile.

Zaten bütün sloganları, bütün nutukları, bütün konuşmaları “devlet, vatan, bayrak” üstüne, siz insandan bahsedenine rastladınız mı hiç?

“Ülkeyi böldürmeyiz” diye atılan nutukların sayısı belli değil, üniformayı giyen, cüppeyi sırtına geçiren, bir partiye yönetici olan “yüce devlet” diye başlıyor nutuk atmaya, “yüce insan” lafını hiç duydunuz mu?

Bu ülkeyi seksen yıldan beri yönetenlerin nutuklarını bir tarasak, bir baksak, kaç kere “devlet” demişler, kaç kere “insan” demişler.

Devlete tapıyorlar.

İnsanları öldürüyorlar.

Bu ülkede insanlar “afetten” ölmüyor, “devletten” ölüyor.

Bizim “öldüren” bu devleti değiştirip, “yaşatan” bir devlet kurmamız gerekiyor, yoksa yağmurda, depremde, savaşta ölür dururuz.

Ahmet Altan, http://www.taraf.com.tr/makale/7326.htm#

Yorum (0) Yorum yaz!

Youtube Gibi Kapalı Sitelere Girebilmek İçin

Çoktandır youtube sitesine giriyor, ama videoları izleyemiyordum. Sitelerde arayıp da bulduğum ve de uyguladığım bir çözümü paylaşmak istiyorum.    Bu uygulamadan sonra site açılıp da izleyemediğim videolar çalışır oldu:

YouTubedeki videolar neden açılmıyor?   
Videoları açmak için ne kadar sansür programları denesek, ne kadar C:WINDOWSsystem32driversetchosts dosyasındaki ipleri genişletsek bile Youtubede videoları açarken "An error occurred, please try again later." yazıyor buda bizleri deli ediyor. Bu hatasının çözümü için DNS adreslerinizi güncellemeniz gerekecek.  Yerel ağ bağlantısı ve ya Kablosuz Ağ Bağlantısı (Hangisini kullanıyorsanız) > özellikler > internet iletisim kuralları(tcp-ip) > dns surusucu ata > Üst kısma 208.67.222.222 / alt kısma 208.67.222.220 yazarsanız, kurtulursunuz. Yine ben yapamadım derseniz Buradaki animasyonu takip edebilirsiniz...

http://www.enginyaran.com.tr/internet-dunyasi/youtubedeki-videolar-neden-acilmiyor

     


UltraSurf 9.9 (Türkçe)

……………
- Telekomun Engellediği siteleri telekomu tınlamadan takır takır açar,
- Anlami; nerede oldugunuzun önemi yok ne firewaller nede sistem administratorlari sizi engelleyebilir, heryerden internete baglanabilirsiniz
- Okullar, üniversiteler ve devlet daireleri belirli siteleri yasaklarlar, yada internete erisimi tamamen engellerler,bu yazilimi kullaninca artik baska yol aramak zorunda kalacaklar
- Sosyal aglara herkes heryerden ulasabilecek mesela Orkut, Youtube, Myspace, Hi5, Facebook, Linkedin etc. (okullar ve devlet dagirelerinde %99 yasaklidirlar)
- 100% sifreleme sistemi online bankalarinkinden cok daha güvenlidir
kullanimi cok basittir

icindeki Ultra surf 9.9.exe yi calistiralim .Bisüre bekleyelim ve InternetExplorerle gezmeye başlayalım
*Herşey Bukadar Sayfaların açılma hızına şasıracaksınız deneyin görün
* Eger proxyniz varsa ayarlayin (genelikle ofis internetleri bu sekilde baglanir, bunu bulmak icin tools>>internet options>>Connections>>LAN Settings>> orada proxy ile ayarinizi yapabilirsiniz
* Just copy that to proxy settings of Ultrasurf.
* sonrasinda bir popup acilip cince birseyler yazacaktir , sadece kapatalim
* internet exploreri acalim
* ve istediginiz siteye giriniz.


http://rs293.rapidshare.com/files/102342483/ULTRASURF.rar


      Bu programın diışında bir seçenek de:

      Bilgisayarımızdan Ağ Bağlantılarına gelip (Başlat/Ayarlar/Ağ Bağlantıları) Yerel Ağ Bağlantımızı buluyoruz.



Üzerine sağ tıklayıp özellikler diyoruz.



Buradan aşağıda görüldüğü gibi İnternet İletişim Kuralları(TCP/IP)'nin üstüne gelip hemen sağ altında bulunan Özellikler butonuna tıklıyoruz.



Burada karşımıza iki tane otomatik olarak ayarlanmış Ip ve Dns adresleri çıkıyor. Bunlardan IP'ye dokunmayıp alt kısımda bulunan DNS sunucu adreslerini kullan yazısını aktif ediyoruz

Yeğlenen DNS Sunucuna sırasıyla 4 2 1 1
Diğer DNS Sunucusuna sırasıyla 4 2 2 2 yazıyoruz ve tamam'a tıklayıp kapatıyoruz.



Böylelikle YouTube'a giriş yapabiliyoruz, bazen dns'ler hemen algılanmayabilir o yüzden bilgisayarı kapatıp açmakta fayda var.

İyi YouTube'lar

Daha başka çözümler için tıklayın

Yorum (0) Yorum yaz!

Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutarız.

Oruç tutmak kendini tutmaktır

Ey oruç: Gel bizi tut!

Modern şehirler, açından ölmüş ruhlar galerisidir. Fiyakalı bedenler, ölü ruhlara tabut olmuştur. Kur'an böyleleri için “giydirilmiş kalaslar” ifadesini kullanır. O andan itibaren, insanın 'insan' yanı ortadan çekilmiş, 'beşer' yanı öne çıkmıştır.

Ruh için, 'ölüm' bir mecazdır. Ruhlar ölmezler. Ama zaten, ölüm dediğimiz şey boyut değiştirmekten başka nedir ki? Ölüm yokluk değildir, ölüm intikaldir. Bu açıdan bakınca ruhun ölümünden bahsetmek, tıpkı ruhunu yitirmiş cansız bir ceset gibi, hayatın kadavralaşmasını getiren bir ruh intikalinden bahsetmektir. Sadece intikalinden değil, aynı zamanda “intiharından” bahsetmektir.

Açından ölecek kadar ruhu aç-susuz bırakmak, elbet bir intihardır. Fiziki bir intiharın sonucu cesedi mezara gömmektir, manevi bir intiharın sonucu ruhu cesede gömmektir. Ruha mezar kılınmış bir cesedin, yemekhane, yatakhane, işhane ve abdesane arasında hortum olmaktan öte yapacağı bir şey yoktur. Böyle birinin hayattan anladığı, aynı dünyayı paylaştığı diğer canlılarla ortak olan biyolojik hayattır. Böyle bir hayatın derinliği yoktur. Çünkü dünya ile sınırlıdır. Zaten, ceset tabutunda ruhun cenazesi, ancak öte yüzü olmayan tek dünyalı bir hayat anlayışıyla taşınır. Yoksa bir insan cesedini ruhunun mezarı yapmaya nasıl razı olur?

Bu vahim akıbeti önlemenin yolu, ruhun açlığını fark eden bir kendindelik halidir. Ancak kendinde olanlar fark ederler ruhların da acıkacağını ve susayacağını. Midenin açlığını beyne enzimler haber verir. Sahibini uyararak onu beslenmek için harekete geçmeye yöneltirler. Yani enzimler, bir tür iç “rasul”, yani “elçi”dirler. Onlar olmasaydı, insan kendi açlığından haberdar olmazdı.

Allah'ın Rasulleri olmadan da insan ruhunun açlığından haberdar olamıyor. Onlar birer ruh enzimi görevi yapıyorlar. İnsana ruhunun açlık ve susuzluğunu haber veriyorlar. Onu, ruhun gıdasına yönlendiriyorlar. Onu, ruhu var eden ve kendi emrinde tutan Allah'ın donattığı mükellef “gök sofrasına” davet ediyorlar. O sofra vahiyden başkası değil.

İnsanoğlu, neyi yiyince hayat bulacağını, neyi yiyince hayatının kararacağını o sofraya bakarak öğreniyor. Varlığı, hayatı ve kendisini o sofra üzerinden okuyor. O sofraya bakıp, sofranın sahibi ve kendisi hakkında bilgi ediniyor. O sofrada öğreniyor ruh ve onun halleri olan akıl, irade, bilinç, idrak ve izanın nasıl beslenip büyütüleceğini, nasıl korunup kollanacağını.

Ramazan, gök sofralarının tacı olan Kur'an vahyi kendisinde indirildiği için ayların sultanı oldu. Vahyin doğum ayının oruç suretinde kutlanmasının hikmeti, ruhların da acıkacağını, hatta açlıktan kırılacağını fark ettirmektir.

Ruhun açlığını fark eden, hayatın kadavralaşmasına razı olmaz. İnsanın kadavralaşmasına razı olmaz. Kendisinin kadavralaşmasına razı olmaz.

Aç ruhunu doyurmak için sahici beslenme kaynakları arar. Bu arayış onu kendi içine yöneltecek, kendi yüreğinin kapısına getirecektir. Tüm mesele de budur. Modern hayat, tüm unsurlarıyla, insanın kendinden uzaklaşması üzerine kurgulanmıştır. Kışkırtıcı cazibesiyle insana kendini unutturmayı hedefler. Kendini unutan insan kendini tutamaz. Kendini tutamayanın, kendini kaybetmesi mukadderdir.

Oruç tutmak, işte bu yüzden kendini tutmaktır. İnsan ne ziyan işliyorsa hep kendini tutamadığı için işlemektedir. Tutamadığı dilinin cezasını, tutamadığı elinin cezasını, tutamadığı nefsinin cezasını, tutamadığı içgüdülerinin cezasını, tutamadığı öfkesinin cezasını çekmektedir.

Kendini tutmak, kendinden yana olmaktır. Kendini tutanı, Allah'ın da tutacağı aşikârdır. Kendini tutmayanı, Allah niçin tutsun? Kendini tutmak için kendine yönelenin, içinde ilk karşılaşacağı Zat, kendine şah damarından daha yakın olandır. O'nun farkına vardığında, fıtratındaki kul olma ihtiyacının gerçek adresini bulmuş olacaktır. Bu onu kula ve nefsine kul olmaktan koruyacaktır.

İslam, işte bunun için insanlığın ilk ve son sığınağıdır. Çünkü insân-ı kâmil (insân-ı mükemmel değil) yetiştirme potansiyelini o taşımaktadır. İnsanın kadavralaşmasını, ancak İslam önleyebilir. Kafirler istemese de, bu böyledir. İslam var olduğu sürece, hayata dair umutlar hep var olacaktır. Hayatı içeriden savunan birileri hep var olacaktır.

Müslüman dünyaya savaş açan ve Müslümanları terörize eden egemen güçler, İslam'ın ruhunu kurtarmaktan söz ediyorlar. Bu çirkin bir ikiyüzlülüktür. İnsanlığın ruhuna tecavüz edenlerin, İslam'ın ruhunu kurtarmaktan söz etmeye hakları yok. Kaldı ki onlar, insanı kadavralaştıran bir geleneğin varisidirler. Kurtaracaklarsa, önce kendi ruhlarını kurtarmalıdırlar. Allah için oruç tutan bir tek Müslüman bulunduğu sürece, İslam'ın ruhu yaşayacaktır.

Ey oruç: Gel bizi tut!

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18413&y=MustafaIslamoglu

 

Oruç tutmak kendini tutmaktır


Derdimiz kendimizle. Kendini bilmeyen neyi bilir? Kendisiyle kavgalı olan kiminle barışıktır? Kendini kaybeden neyi kazanır?

Türkçe'mizdeki “oruç tutmak” ne güzel tabir. Hep tutmuşumdur bu güzel tabiri. “Tabir” nitelemem boşuna değil, çünkü oruca ilişkin akıl yürütmelerimizde ve zihni intikalimizde birer “geçit” (: 'ubur), birer “köprü” işlevi görüyor bu ifade.

“Oruç”un Arapça'daki aslı “savm”. Bu sözcüğün karşısına lügatler “imsak” kelimesini yerleştirir. Yine “tutmak, zapt etmek, zapturapt altına almak” manalarına gelir.

Doğrusu şu soruya bir çırpıda cevap vermek zor: Oruç bizi mi tutar, biz orucu mu tutarız?

Bizim orucu tuttuğumuzu iddia ediyoruz. Bir yere kadar doğru da.. Ama bu, doğrunun çok küçük bir parçasıdır. Asıl doğru şu: Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutarız.

Tutmakla ilgili dilimizde ne kadar çok ve geniş çağrışımlı ifadeler var:

Tuttum bu adamı...

Onu gözüm tutmadı...

Bu iş tutmadı...

Söylemez olaydım, dilimi tutamadım...

Kendimi tutamadım, yaptım bir delilik...

Gördüğümüz gibi hepsinde de tutmak olumlu bir içeriğe sahip. Benimsemek, sahiplenmek, sevmek, ünsiyet peyda etmek, sahip olmak, hakim olmak, özne olmak, kendinde olmak anlamlarına geliyor.

En çok da bu sonuncusu. Meğer ne zor şu “kendini tutma” meselesi. İnsanın başına na geliyorsa “kendini tutamadığı” için geliyor. Günahlar hep kendini tutamamanın ürünü. Her caninin cinayeti kendini tutamadığı anına denk geliyor. İnsan dilini tutamadığı zaman kırıyor ve kırılıyor. Elini tutamadığı zaman kırıyor ve döküyor. Kendini tutamadığı zaman kendini yitiriyor, kendine yazık ediyor, kendinden geçiyor...

Yani kendini tutamayan özne olamıyor, nesneleşiyor. Hâkim olamıyor, mahkûm oluyor. Sahip olamıyor, sahip olunuyor. Etken olamıyor, edilgenleşiyor. Hayat atının sırtında duramıyor, aksine hayat atı onun sırtına biniyor. İçgüdülerini dizginleyemiyor, aksine içgüdülerinin esiri oluyor. Bilinçli davranamıyor, çünkü bilinci bilinçaltı tarafından denetleniyor. Oysa ki bilinç, bilinçaltını denetimi altında tutması lazım. Tersi olunca atla süvari konum değiştiriyor: Adam atın sırtında değil, at adamın sırtında oluyor.

Kendini tutmak adam işi, zor iş. Oruç bizi işte bu zor işe çağırıyor. Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretiyor. Yeme ve içme güdümüzü, şehvet güdümüzü denetim altına almamızı öğütlüyor.

Bu güdülerini, denetleyemeyen insanların nasıl yoldan çıktığını, nasıl haram helal demeden yığdıkça yığdığını, nasıl çalıp çırparak götürdüğü görüyoruz. Yeme güdüsünü denetim altına alamayan kişinin açlık korkusuna tutulduğunu biliyoruz. Açları doyurmak kolay, fakat açlık korkusu çekeni dünyayı yedirseniz doyuramazsınız. Bunu da biliyoruz.

Oruç tutmak, içgüdüleri tutmak. Onları kontrol altında tutmak. Bilinçaltının bilince egemen olmaması için, bilinçaltını daima gözaltında tutmak. Böylece bilincin, ayartıcı benliğin esiri olmasının önüne geçmek.

Güdüler tutularsa, onların bilinci tutsak almaları önlenirse, bu hem bilincin hem de iradenin güçlendirilmesi sonucunu getirecektir. Bilinç güçlenirse, şahsiyet güçlenir. Sorumluluk bilincini oluşturmanın ve artırmanın yolu da budur. İşte bu nedenle orucu farz kılan ayet şöyle biter: “Umulur ki bu sayede sorumluluk bilincine ulaşırsınız”. Ayetin bu kısmı, orucun amacını açıklar.

İnsanın bilinç, irade ve şahsiyetinin seviyesi, sahip olduğu sorumluluk bilinciyle ölçülür. Bu bilince dayalı olarak gerçekleşen her “iyi yapma”, erdemli davranış olarak nitelenir. Fazilet budur.

İşte bu yüzden oruç tutmak kendini tutmaktır. Kişi orucu ne kadar tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar. Kim orucun başın dik tutarsa, oruç da onun başını dik tutar. Kula kul olmaktan koruyan bir kalkan, kulu kul etmekten koruyan bir akıl olur.

Oruca aşırı anlam yüklediğimizi düşünecekler varsa, onlar orucun muhteşem bütünün muhteşem bir parçası olduğunu hatırlamalılar. Bir parça, kendi işlevini en güzel ait olduğu bütün içerisinde gerçekleştirir. İslam topyekûn bir hayat tarzıdır. Oruç, namaz, zekât ve diğer tüm ibadetler bu bütünün parçalarıdır. Tıpkı insan hücreleri gibi, dini oluşturan unsurlar da kendi aralarında çapraz ve paralel ilişkilere sahiptirler. Oruç işte bu yüzden ait olduğu bütün içinde değerlendirilmelidir. Kendi gerçek kıymet hükmünü de ancak bu sayede bulur.

Kendinize iyi bakın; ama önce “kendinizi tutun”. Kendini tutamayan, kendine iyi bakamaz. Kendini tutmayan, oruç tutamaz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=04.09.2009&y=MustafaIslamoglu

Yorum (1) Yorum yaz!

Benim Allah’ım

Benim Allah’ım

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır.

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim.

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara.

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz.

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar.

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine.

Büyük bir adam gibi.

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun.

Ve, Allah seni seyrediyor.

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil.

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum.

İyiydi bizim aramız.

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim.

Küstü mü acaba diye endişelenirdim.

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım.

Onu küstürecek bir şey yapmadım.

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim.

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım.

30/08/2009, Ahmet Altan
http://www.taraf.com.tr/makale/7176.htm

Yorum (0) Yorum yaz!

Okullar 24 Eylül Perşembe günü açılacak.

2009-2010 öğretim yılı 24 Eylül Perşembe günü açılacak. Okul öncesi ve ilköğretim 1. sınıf öğrencileri ise 14 Eylül´de öğretime başlayacak.
2009-2010 eğitim-öğretim yılı Ramazan Bayramı´nın ardından 24 Eylül Perşembe günü başlayacak.

Milliyet Gazetesi´nin haberine göre, okul öncesi ve ilköğretim 1. sınıf öğrencileri, uyum sağlayabilmek için bir hafta erken okula gidecek. Okul öncesi ve ilköğretim 1. sınıf öğrencileri ise okula 14 Eylül 2009 Pazartesi günü başlayacak.


2008-2009 öğretim yılı, 12 Haziran 2009 Cuma günü sona ermişti. Bakanlar Kurulu, ´Türkiye´nin coğrafi konumu ve bölgeler arası iklim farklılıkları ile turizm sezonunun değişkenlik göstermesi nedeniyle öğrencilerin ve velilerin olumsuz etkilenmemesi için´ okulların açılış tarihini 24 Eylül 2009 Perşembe günü olarak kararlaştırdı. Okula uyum için, okul öncesi ve ilköğretim birinci sınıf öğrencileri, bir hafta erken okula başlayacak.

İlk tatil 22 Ocak 2010´da

2009-2010 eğitim-öğretim yılının ilk dönemi, 22 Ocak 2010 Cuma günü sona erecek. Yarıyıl tatili, 25 Ocak-5 Şubat arasında yapılacak. İkinci dönem, 8 Şubat Pazartesi günü başlayacak ve 18 Haziran´da yaz tatiline girilecek. Çalışma takvimi, bu tarihler dikkate alınarak, ´Milli Eğitim Bakanlığı Örgün ve Yaygın Eğitim Kurumlarının Çalışma Takvimi´ örneği esaslarına göre, valiliklerce düzenlenecek. 2010-2011 eğitim-öğretim yılının da 13 Eylül 2010 Pazartesi günü başlaması kararlaştırıldı.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, daha önce yaptığı bir açıklamada, Ramazan Bayramı tatili nedeniyle eğitim-öğretim yılı başlangıç tarihinde değişikliğe gidildiğini ifade etmişti.

http://www.rehberlikportali.com/HaberDetay.asp?ID=9109

Yorum (0) Yorum yaz!

Yeşilaycı Oldum

Yorum (0) Yorum yaz!

Haftanın Fotoğrafı 14: Bir Yuvacık Çiçeği

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa »


Bir Hurafe: İbretlik Resimler ve Hz. İsa Görünümlü Ağaç


Duam: Çocuklar Ölmesin!
Tıklayın, duama siz de katılın