Din Ahlak Eğitim Siteleri Dini100.Net İslami Siteler Birliği Bedava100.Net -Kültür ve Sanat Siteleri
İslami Siteler
islami sohbet


Din ve Kültür


Kıyıdan Topladıklarım


Körfez İgsaş İÖO Fotoğrafçılık Kulübü







Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.

Şoförün Kaderi ve Öğrencinin Kaderi

 Kader konusunun doğru anlaşılmasına yönelik trafik kazası olayı ve öğrencinin durumunu örneklendirerek anlattığım,

 Araba Kullanan Bir Şoförün Kaderi” ve

 

Öğrencinin Kaderi

 

başlıklı yazılarımı indirerek okuyabilir, öğretmen arkadaşlar da öğrencilerine vererek okutabilirler.

 

Dosyayı indir

 

Yukarıdaki dosyayı indirerek okuyanları aşağıdaki videoyu da mutlaka izlemeleri dilerim.

 

Kader, kişisel bir alınyazısı değildir. Kader, Kuranıkerim’de sünnetullah ifadesi ile yer alan evrenin yasalarıdır. Yani insanı düşündüğümüzde kader; tek tek insan ferdi için değil, tüm insan fertlerini içine alan insan kavramı ile ifade edilen, Allah’ın yarattığı bir varlık türü olan insan için geçerli olan yasaları ifade eder. Bunlar da fiziksel yasalar, biyolojik, yasalar ve toplumsal yasalardır. Aşağıdaki videoda insan için geçerli olan bu yasaların nasıl işlediğini, Allah’ın bu yasaları geçerli kılmada kimseye torpil geçmediğini -Konya’daki Kuran kursu faciası düşünüldüğünde O’nun dinini öğrenme gayretinde olanlar için bile- çok iyi gözlemleyebilmekteyiz. Kader konusunu insan için örneklendirmede trafik kazaları çok iyi bir örnektir. Aşağıdaki videoyu, kazaya kurban giden için önceden ona özel bir kader yazgısı olmadığı, ancak insan olması bakımından geçerli yaslar olduğu, insanın da bu yasalara uyması gerektiği kuralı insan için bir yazgı olarak yazıldığını aklımızda tutarak izleyelim.

Yorum (0) Yorum yaz!

İnsan özgür doğar!

İnsan özgür doğar!

İnsan özgür doğar. Varlık âleminde ve hem birey olarak kişisel ömrünü, hem tür olarak tarihini yaşadığı yeryüzünde neden insandan başka varlıklar özgür değildir? Mesela bitkiler, hayvanlar, hatta melekler!. Bu soru çok insanın zihnini meşgul etmiştir.


Geldiği noktada liberal felsefeyi iktisat ve siyasetle ilişkili tutan birine soracak olursanız, bunun önemi yoktur. İnsanın özgür olma durumu insan olmaklığıyla ilgilidir, özgür olarak öylece doğmuştur. Ancak bu, sığ zihinlerin yetinebileceği bir açıklamadır, hatta açıklama bile değildir.

Meseleyi felsefî spekülasyonlara boğmadan bu konuda en ciddi kafa yoran filozoflardan Heidegger'in dediğine kulak verelim. Heidegger'e göre özgürlük insana "bahşedilmiş"tir. İslam kelamı açısından, özgürlük insanın talip olduğu misyona karşılık kendisine Allah'ın bir lütuf ve ihsanı (fazl) olarak verilmiş bir imkândır. Sadece insan özgürdür, çünkü sadece insan ilahi isimleri kendi berrak aynasında yansıtmaya talip olan bir varlıktır, başka bir ifadeyle sadece insan Allah'ın muradıdır.

Külli nefsten (nefs-i vahide) yaratılan insanın (Adem ve Havva ve ikisinden doğan biz erkekler ve kadınların) evrensel ve ebedi bir özünden söz etmek gerekirse, bu nefha-i ruhta ifadesini bulan özgürlüktür. Nefha-i ruh üzerinden özgürlük insana verilmiş, nefsine (emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye ve mardiyye türev ve mertebeleriyle) yedirilmiştir. Bu ancak ilahi iştirakle mümkün olabilmektedir.

Özgürlük ediminin varlık temeli yaratma (halk)dır. Allah, "Yaratıcıların en güzeli"dir ve mutlaktır. Yaratmayı; ilmi, iradesi ve kudretiyle gerçekleştirir. Onun isimlerine ayna olmak üzere "halife seçilen insan" da Allah'tan bir yansıma ile bilir; irade eder, tercih ve seçimlerde bulunur ve sahip olduğu güçle (istitae) yapar. Bu üç ilahi haslet kendisinde tecelli ettiğinde özgürlüğünü kullanır. İşte insanın kendi sınırlı evreninde yaratılışa iştiraki bu şekilde gerçekleşir. Bu onun özgürlüğüdür. İnsan izafi, sınırlı, sonlu, yani mukayyet dünyasında Mutlak Varlık olan Allah'ın kendisine lütfettiği bilgi, irade ve kudretle yaratılışa iştirak eder, özgürlüğü kullanır. Bu insanlık durumunda ve her insan için söz konusu olan özgürlüğün ontolojik temeliydi.

Ahlakî temeli bakımından, insan bilgiyi, iradeyi ve gücü doğru yönde kullandığı zaman, özgürlüğüyle iyilik yapmış olur; mahza iyilik olan ilahi yaratıştan hak, doğruluk ve güzellik neş'et eder. Bilgiyi, iradeyi ve gücü yanlış (gayri meşru) kullandığı zaman -bu iyiliğin suistimalidir- bu özgürlükten zulüm, kötülük ve çirkinlik doğar. Kısaca özgürlük sahipsiz bir mal değildir; insana lütfedilmiştir. Bu yüzden insan fiillerinden sorumludur. Yapıp ettiklerine karşılık ya ödül alır veya ceza. "Din seçiminde baskı yoktur". Seçimlerimizde özgürüz, ama yanlışı seçmek bir hak değil, kötü akıbeti olan bir özgürlüğün kullanımıdır sadece. Çünkü biz kendinden bilgi, kendinden irade, kendinden kudret sahibi değiliz; bunlar bize verilmiştir.

Allah'ın isimlerine ayna olmak; iyilikleri, hakkı, adaleti, doğruluğu ve güzellikleri (ahlak-ı hamide) tezahür ettirmek üzere insanın özgür olduğunu söyleyen İslamiyet, nasıl olur da "sekteryen ve savaşçı" oluyor da, liberal özgürlük "barışçı" olabiliyor? Liberal düşünce, özgürlüğü ilahi bir kaynağa ve sebebe refere etmez; bireyin istek ve öngörüleri doğrultusunda seçimde bulunması edimi olarak görür, bireyin bu nitelikteki özgürlüğünü sınırlayacak değer ve aşkın otorite kabul etmez. İlahi bir kaynağa refere edilmeyen her düşünce dünya ile sınırlı kapalı bir sistemdir (seküler hapishane), ucu açık değildir. Özgürlüğü salt kendinden iradeye indirgeyip, bireyin iradesinin karşısına diğer bireylerin iradelerini koyarak "rekabet" adı altında yarışmacı, çatışmacı ve savaşçı bir toplum tasavvuru geliştirir, başaran bireyi başkalarının yoksunluklarına, yoksulluklarına, acı ve ıstıraplarına karşı hissizleştirir, sonra da çıkıp liberal özgürlük "barışçıdır" der. Bu makul mü?

ALİ BULAÇ, 24/10/2009, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1025

Yorum (0) Yorum yaz!

Şeytan

ŞEYTAN

Kötü rûhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve dalâletin önderinin, Allah’ın ve O’nu seven, O’na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahhaslaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık.

Şeytan (Satan) İbranice asıllı bir kelime olup, rakip, muhalif gibi anlamlara gelir. Tevrat’ta da bu anlamda kullanılmıştır (Sayılar, 22/22). Yeni Ahid’de ise, bu dünyanın reisi (Yuhanna, 16/11), hava kuvvetlerinin reisi (Efesoslulara Mektup 2/2) gibi vasıflarla karakterize edilmiştir (Custav Davidson, A Dictionary of Angels, London 1968, s. 101). dem (a.s)’a secde emrinden önceki ismi, Süryanca “tanrı tarafından desteklenmiş” anlamına gelen Azâzel (veya Azâzil * ), Arapça Hâris idi. Azâzel, Hanuk’un Kitabı’nda, Allah’ın rahmetinden kovulan 200 kadar melekten biri olarak zikredilir. O, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı; kadınlara ise, süslü giyinmeyi ve göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğretmiştir. Yahudi geleneğinde de Azâzel, dem’e secdeyi reddeden melek olarak zikredilir. Eyüb’ün Kitabı’nda ise, Tanrı’nın oğullarından biri olarak geçer (Eyüp, 1/6;2/7). dem’e secdeyi kabul etmeyiş gerekçesindeki “kendisinin dumansız ateşten dem’in de çamurdan yaratılmış olma” (el-A’raf, 7/12) bahanesinde asıl vurgulamak istediği, ateşten yaratılanın ölümsüz, çamurdan yaratılanın ise ölümlü olacağı düşüncesidir. (Davidson, a.g.e., s. 63,261; S.G.F. Brandon A, Dictionary of Comparative Religion, London 1971, s. 558). Böylece Azâzel, Âdem’e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan” anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da “beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın “ diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve dem’i cennet’ten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır. Binaenaleyh İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir. Kur’ân’da dem’e secde söz konusu olan bütün âyetlerde özellikle “İblis” kelimesinin kullanılmış olması hem yukarıdaki görüşün doğruluğu, hem de âyetlerde kullanılan kelimelerin yerli yerince seçilişi ve Kur’ân’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir vermektedir. (el-Bakara, 2/34; el-A’raf, 7/11; el-Hicr, 15/31-32; el-Asra, 17/61-62; el-Kehf, 18/50; Tâ-hâ, 20/116; Sa’d, 38/84-85).

Şeytan, Arapça “şetane” kökünden rahmetten uzaklaştı, hak’dan uzak oldu; “Şâta” kökünden ise, öfkeden tutuştu, helak olacak hale geldi gibi manalara gelip insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her şeyin adı olmuştur. Bu manada bir canavar veya yılana da şeytan denilir. Aynı şekilde haset, öfke gibi insana mahsus olan her kötü huy ve davranış da şeytan diye isimlendirilmiştir.

Şeriat örfünde ise, Yüce Allah’ın Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden (el-Kehf, 18/50) gizli bir varlıktır. Diğer isimleri ise Garûr, Vesvs, Hannâs, Kâfir, Sağîr, Mârid, Tâif, Fâtin, Mel’ûn, Mez’ûm, Medhûr, Mekzû, Kefr, Hazûl, Adüvv, Mudill, Merid’dir (Frûzâbâd, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305, IV, 665; Seyyid Muhammed Murtaza ez-Zeb-Ed, Tâcü’l-Arûs, Beyrut (t.y) IX, 353; İsmail b. Hammad el-Cevher, es-Sıhah, Beyrut, 1399/1979, V, 2144; Râgıb Isbahân, el-Müfredât f Garibi’l Kur’ân, Mısır (t.y) s. 383; es-Seyyid Sâbık, el-Akâidü’l-İslâmiyye, Beyrut (t.y) s. 139; Süleyman Ateş, İnsan ve İnsan üstü, İstanbul 1979, s. 36 vd.; Mehmed Hulusi İşler, Nefis ve Şeytan, İstanbul 1984, s. 106) .

Yaratılışı ve Hz. Âdem’e secde emrinden önceki durumu: Evrende Adem (a.s) den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu (el-Bakara, 2/31; el-Hicr, 15/26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi (el-Kehf, 18/50). Hz. Âdem’e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. Âdem’e secde emri onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçe, kendisinin ateşten, dem’in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, itiraf ve özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebiydi. (Sâ’d, 38/71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Âdem’in yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, Allah’tan bir ruh taşıması gibi (el-Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. dem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahseden Allah’ı maddeye mahkum sanmıştı (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2133; N. Mehmet Solmaz-İsmail L. Çakan, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, İstanbul 1982, 1, 19).

Bu anlayış Şeytan’a, Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O’nun lânetini hak etme dışında hiç bir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Çünkü bu secde emri yalnız Âdem’in sahsına değil, zürriyeti de dahil, insan nev’ine verilen bir şeref ve imtiyazdı (Yazır, a.g.e., III, 2129).

Bu aynı zamanda insanın üstünlüğüne yapılan ikinci itirazdı. Birinci itiraz da meleklerden gelmişti (el-Bakara, 2/30). Şeytan’ın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkâra götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah’tan şu hitap geldi: İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!... Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lânet sanadır” (el-A’raf, 7/13; el-Hicr, 15/34-35; Sâd, 38/77-78) .

Böylece Hz. Âdem’e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilâhi rahmetten ebediyen kovuluşu “İblis” adını almasına sebep oldu. Hz. Âdem’e secde emri karşısında isyan eden ve hakikatle ilgili bütün bağları koparılan ve melekler arasındaki yerini de kaybederek tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Bir başka deyişle şeytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandı. Çünkü insan yüzünden ilâhi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah’tan kıyamete kadar mühlet istedi.

Mühlet verilişi: Hz. Âdem (a.s)’a secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhi rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, hayatından da endişe etmeye başladı. “- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver” (el-A’raf, 7/14) diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat ise sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır (ez-Zümer, 39/68; el-Mutafffin, 83/6). Bu şekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar” (el-Hicr, 15/38) kaydıyla, “Sen mühlet verilenlerdensin!.” (elA’raf, 7/15) seklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan maksat ise, sûr’a birinci üfleniş zamanıdır (en-Neml, 27/87). Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.

Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil, teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir (Yazır, a.g.e., III, 2135).

Görevi: Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, İlâhi rahmetten uzaklaştırılmasına sebep olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: “- Beni azdırdığın için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım” (el-Hicr, 15/39).

Görüldüğü gibi, Yüce Allah isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe etme imkânı tanımış fakat o, inat ve küfründe ısrar edince, bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece sınırlayıvermiştir: “Halis kullarım üzerinde senin bir nüfûzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır” (el-Hicr, 15/42). -Yerilmiş ve koğulmuş olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi Cehennem’e dolduracağım” (el-A’raf, 7/18). Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebaasından olup onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binaenaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, “Allah’ın kulu” sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir (Yazır, a.g.e., 111, 2138).

Havva’nın yaratılışından sonra: Bilindiği gibi ilk insan olarak yaratılan Hz. Âdem erkekti; Adn Cenneti’nde ikamet ediyordu. Burası Âdem’in ilk vücut nimetine mazhar olduğu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. (er-Rûm, 30/21). Eşinin adı Havva idi (Sahih-i Buhar Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX/81). Artık evrende iki insan vardı: Âdem ve Havva. Böylece insanın Cennet hayatı başlamıştı, devam ediyordu. Öte yanda, Âdem’i kendi felaketine sebep bilen şeytan, ondan öç almayı plânlıyordu. Bunun üzerine Âdem ve eşini Allah şöyle uyardı: “Ey Âdem! Eşin ve sen Cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz ..” (el-Bakara, 2/35; Tâ-Hâ, 20/117-119). Şimdi imtihan edilme sırası Âdem’e gelmişti. Aslında Âdem’e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç, aynı zamanda bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahasının dışına çıkılması ve Allah’ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti. Bu yasağı çiğnemekse Allah’ın tayin ettiği sınırları ve hukuk dairesine tecavüz demek olacağından, bir haksızlık ve dolayısıyla kişinin kendisine zulümdü. Bunun için zalimlerden olursunuz denilmişti (Yazır, a.g.e., III, 2139). Nihayet “şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı...” (el-Bakara, 2/36) ve onların yanılmalarını sağladı (A’raf, 7/20-22; Tâhâ, 20/120). Âdem ve eşi, melek olma veya Cennet’te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular. “Ağaca yaklaşmayın” emrine sabırsızlık edip ondan yediler (Tâhâ, 20/115). Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi. (Tahâ, 20/121). Allah Âdem’e görevini hatırlatarak “Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?” diye seslendi (el-A’raf, 7/22). Nimetin devamlılığı ve Cennet’te edebi kalma arzusu onların bu duruma düşmesine ve şeytana uymalarına sebep olmuştu. Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, meleklerin yolunu seçerek derhal tevbe ettiler (el-A’raf, 7/23). Allah da tevbelerini kabul etti (el-Bakara, 2/37; Tâhâ, 20/122). Fakat cennette daha fazla kalmalarına müsade etmedi ve şu emri verdi: Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız...” (el-A’raf, 7/24-25). Hz. Âdem ile Havva, emre uyup yeryüzüne indiler, yeryüzünde tekrar emre uyup buluştular ve Rab’larına birlikte şöyle dua ettiler: “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz... (el-A’raf, 7/23). Allah ikisinden pek çok erkek ve kadın türetti (en-Nisa, 4/1). Yeryüzünde insanlar çoğaldı. Allah, Âdem’in çocuklarını peygamber yaptı (el-Bakara,2/38; Âlu İmrân 3/33; Tâhâ, 20/122-123). Ondan sonra, şeytana karşı insanı peygamberlerle korudu. Artık hidayet peygamberlerin, dalâlet de şeytanın yolu olacaktı. Âdem’in oğullarından Hâbil ve Kabil’in kişiliğinde de Melek-Şeytan kutuplaşması vardı (Çakan-Solmaz, a.g.e., I, 27).

Şeytanla Âdem ve Havva arasında geçen bu hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için. insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve tarafları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız” (el-A ‘raf, 7/27).

“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder” (el-Bakara, 2/168-169).

“Onlar Allah’ı bırakıp tanrıçalara taparlar ve: “Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp onları saptıracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, onlara kuruntu kurduracağım, Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim” diyen, Allah’ın lanet ettiği azgın şeytana taparlar. Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vâdediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak yer de bulamayacaklardır” (en-Nisa, 4/117-121) Ayrıca bkz. (el-Kehf, 18/50; el-Fâtır, 35/6).

Bu âyetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler imansızlıkla-şeytanlık, imansızlarla-şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu ve şeytanın imansızların velileri, âmirleri, işverenleri, başlarına musallat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir. Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri (ez-Zuhruf, 43/36-39), şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız şartsız şeytanın esiri olmalarına mâni olamayacakları bildirilmiş (el-Mücâdele, 58/19) “... eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz” (el-En’âm, 6/121) buyurulmuştur.

Şeytanın kendilerine te’sir edemeyeceği kimseler de âyetlerde şu şekilde belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler” (el-A’raf, 7/200-201), “Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir” (en-Nahl, 16/98-100). Allah’ın hâlis kullarına te’sir edemeyeceğini, şeytan, bizzat kendisi de itiraf etmiştir (el-Hıcr, 15/28-43; el-İsrâ, 17/61).

Her insana bir şeytan verilişi: Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi, onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiç bir ayırım yapılmamıştır. Şöyle ki: Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler” (el-En’âm, 6/11 2- 113). Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretlerle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki bunların sade dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan vardır” buyurmuş, “Seninle de mi ey Allah’ın elçisi?” diye sorulduğunda, “Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu” cevabını vermiştir (Müslim, Münâfikûn, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115). Kitâb-ı Mukaddes’te belirtildiğine göre şeytan Eyyûb Peygamber’e de kötülükte bulunmuş, İsâ (a.s)’a da musallat olmuştu: “... Ve şeytan Rabbin önünden çıktı ve Eyyûb’u, ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlarla vurdu .” (Eyûb, 1,6 v.d. 11,7). “İsâ Rûhülkudusle dolu olarak, Erden’den avdet etti ve Ruh tarafından çöle sevkedildi. Kırk gün müddet İblis tarafından tecrübe olundu. İblis her tecrübeyi bitirdikten sonra bir zamana kadar ondan ayrıldı” (Luka, IV, 1-13).

İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar: Zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddiâ, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma.

Nefis bu hastalıklardan kurtulup mutmain olunca içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah’a yönelme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhi kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir (Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 154). Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâboğlu Ömer, şeytan aslâ seninle karşılamaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider” (Buhârî, Fedâilü’l-ashâb, 6; Müslim, Fedâilü’s-sahabe, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 171, 182).

Şeytana uyanların durumu ve âhirette hesaplaşma: Hz. Adem’in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın, nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makâmdan şekâvetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise, hiç şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna uyarak o ulvî makâmdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi ondan daha acıklı olacaktır. Allah Kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız. İnsanlardan onlara uymuş olanlar, “Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık “ derler. Allah, “Cehennem, Allah ‘ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır” der (el-En’âm, 6/128). İnsanlara hitâben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin” (Yâsin, 36/59-64) buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş olup bitince şeytan: “Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azâb vardır” der” (İbrâhim, 14/22).

Yaratılış hikmeti: Alimler, şeytanın yaratılmasında bir takım hikmetlerin bulunduğunu söylemişlerdir.

a Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden ayırdedilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır.

b Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah’ın üstünlük ifade eden, Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâl, Şeddü’l-ikâb, Serîul’-hisâb, Hâfid, Rafi’, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecelli edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şayet ins ve cin melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.

c Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’ın hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir: “Eğer sizler günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah isleyip, mağfiret dileyecek ve Allah’ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi” (Müslim, Tevbe, 2; Tirmiz, Cennet, 2; Daavât, 98; Ahmed b. Hanbel, I, 289, II, 309).

d Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’a ibâdet ve itâattan söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fıillerin ibadet, tâat, hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır (Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 155-156; A. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, İstanbul 1987, s. 196).

Ahmet GÜÇ, Şâmil İslam Ansiklopedisi

Yorum (0) Yorum yaz!

Hurafeler, Bidatler ve Batıl İnançlardan Örnekler

Bid'atler: Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet'te bulunmayan ve Ashabca da bilinmeyen, özellikle din esaslarına ilişkin sonradan çıkma kimi ibadet ve davranış biçimleri ve inanca yönelik yorumlar. Mevlit okutmak...

Batıl İnançlar: Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar boncuğu takmak gibi

Hurafeler: Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm'ın gerçeğiyle bağdaşmaz batıl inançları veya çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâyeler.

 

Ağaçlara çaput bağlamak, dilekte bulunmak, çocuk istemek ve fayda göreceği inancı 

Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür.

Arabanın önünden tavşan geçmesi uğursuzluktur.

Arife günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.

At nalının uğurlu sayılıp, kapılara asılması inancı 

Ateşle oynayan çocuk altını ıslatır.

Ay ve güneş tutulması büyük ve ünlü kişilerin ölümüne işarettir.

Ay ve güneş tutulursa o yıl kıtlık olur, savaş ve karışıklıklar çıkar.

Ayakta pantolon giymek yoksulluğa işarettir.

Ayın 13. günü uğursuzdur.

Ayna kırılması uğursuzluktur; aynanın kırıldığı ev yedi sene iflâh olmaz denir.

Bardağın kırılmasının hayra alamet olduğunun söylenmesi.

Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.

Başlık parası, toprak bastı parası.

Baykuş, kara karga kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar.

Baykuşun ötmesi, bacaya konma ve uçmasından, tavşanın kaçmasından horozun vaktinden evvel ötmesinden, köpeğin ulumasından çeşitli manaların çıkartılması.

Bazı kabir ve türbelere kurban adamak

Bebek ayak tabanından öpülürse erken yürür.

Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltılmazsa AZRAİL suları ellediği için biri gene ölebilir.

Bir genç askere giderken evden çıkmadan önce bir dilim ekmeğin yarısını yer, yarısını da geri bırakırsa, artık ekmek onu, çağıracağı için kazaya belaya uğramadan geri dönermiş.

Bir kimseye süt verilirken içine bir parça kömür ve yeşil yaprak atılmazsa, hayvanın sütü kesilir.

Bir şeyi kırk kere söylersen olur.

Biri gurbete giderken arkasından su dökülürse hem kazaya uğramaz, hem de gurbetten çabuk dönermiş.

Boyu ölçülen çocuk kısa kalırmış!

Büyükleri karşılamak için, seyahat için v.s, kurban kesip kanını akıtma

Cenaze çıkan evde 40 gün ışık yakılır. Ruh geldiğinde odasını aydınlık bulsun diye.

Cenaze geçerken tırnaklara bakılmaz.

Cenaze merasimlerinde müzikli aletler çalma ve çelenk gönderme adeti (Hıristiyanlık adetidir.)

Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.

Cenazeleri götürürken yüksek sesle zikirler, tekbirler, ağıtlar yapma inancı

Cincilik, falcılık, muska, nazar boncuğu takmak, kurşun dökmek.

Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,

Cuma günü ev süpürmek günahtır,

Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.

Cumartesi günü yorgan kaplanırsa, sahibinin ölüsü o yorganın üstünden kalkarmış inancı

Çamaşır kazanı uzun süre ateşte bırakılmaz, bırakılırsa o evden cenaze çıkar denir.

Çamaşır kazanında uzun süre atlet bırakılırsa o evden cenaze çıkar.

Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.

Çarşamba günü yorgan kaplayan hastalanır.

Çeşitli beklentilerinden dolayı duvarlara ayakkabı ve  hayvan kafası asma inancı

Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra "Bunu sana sattım" der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuğu yaşamaz.

Çocuğun göbeği,cami duvarına veya avlusuna gömülürse dindar, medresenin bahçesine (okulun) veya avlusuna gömülürse âlim, ahıra gömülürse malcı olurmuş. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz, evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarıda olmazmış.

Çocuğun kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse ya arsız ya da hırsız olurmuş.

Çocuğun üstünden atlanırsa boyu kısa kalır.

Çocuk çamaşırları gün batımına kadar dışarıda kalırsa çocuk büyülenir.

Çocuk doğan evden kırk gün dışarıya bir şeyin verilmemesi,

Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir.

Doğuran kadının (lohusanın) bulunduğu yere süpürge, Kur'ân, soğan, sarımsak aşılırsa "alkansı" lohusa ve çocuğa zarar vermez.

Dört yapraklı yonca bulanın talihi açılır.

Elden ele makas alınmaz.

Eller birbirine bağlanmaz, bağlanırsa kısmetin kesilir denir.

Erkek çocuğun kesilen ilk saçı atılmaz, bereketi artsın diye babasının cebine konur.

Ezan okunurken köpek uluması, karga ve baykuş ötmesinin uğursuzluk sayılması.

Falan ağaca çaput bağlanırsa dert ve tasalar gider inancı 

Gece ayağı ile oynayanın anne veya babası ölür.

Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,

Gece kapı arkasında oturan, iftiraya uğrar.

Gece sakız çiğnenmez, çiğneyenler için ölü eti yiyor denir.

Gece sandık açmak, kendi mezarını açmaktır. Yani ölümü çağırmaktır.

Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.

Geceleri aynaya bakılmaz.

Geceleri dikiş dikmenin,tıraş olmanın, tırnak kesmenin, sakız çiğnemenin uğursuzluk ve günah sayılması.

Gelecek hakkında gaibi bildiklerini söyleyen kişilere inanma

Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.

Gök gürlerken buğday anbarlarına el ile vurulursa hasat çok olurmuş.

Gökkuşağının altında geçen cinsiyet değiştirir.

Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir.

Haftanın belli günlerinde işe başlamanın, temizlik yapmanın ve sefere çıkmanın uğursuzluk sayılması.

Hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcıların söylediklerine inanmak

Hapse giren, ölmüş birinin yüzüğünü takarsa çabuk çıkar.

Hıdrellez , Nevruz (bahar) bayramı ve Yılbaşı kutlama inancı 

İki bayram arasında nikah yapmamak, ( Peygamberimiz, Hz. Ayşe ile iki bayram arasında evlenmiştir.) 

İki bebek kırkı çıkmadan aynı odada bulundurulmaz. Bulundurulursa birinin büyüyeceğine diğerinin kısa boylu kalacağına inanılır, buna “kırk basar” denir.

İki gelin aynı eve alınmaz.

İnsan üzerinde giysi söküğü dikilmez.

İnsanın önünden kara kedi geçmesi uğursuzluk sayılır.

Kabe’den başka, falan yeri ziyaret eden, yarı hacı olur sözü 

Kabristanda definden sonra şeker dağıtılma inancı 

Kahve içen oğlan çocuğunun bıyıkları çıkmaz, köse kalır.

Kapı eşiğinde iyi değildir diye oturmamak.

Karı-koca arasını bulmak için muhabbet muskaları yaptırma inancı.

Kayan yıldız ölüme işarettir.

Kaybolmuş malı bulmak için sahtekar hoca ve cindarlara gitme inancı.

Kırkı çıkmamış bebek sokağa çıkarılmaz, mezarlığın yanından geçirilmez; tersi yapılırsa “kırk basar” denir.

Kızın kısmeti açılsın diye, türbeleri dolaştırıp mum yaktırma inancı.

Kötü bir haber duyduğu veya söylediği vakit eliyle bir yere tıklama inancı 

Kuş pisliği başa düşerse para gelecek denir.

Küçük çocuk apış arasından bakarsa eve misafir gelir.

Leyleği havada gören o yılı durmadan gezerek geçirir, yerde gören evinde oturur.

Makas ağzı açık kalırsa kefen biçmeye yarar.

Merdiven altında geçilmesi uğursuzluktur.

Mezar taşlarına resim yaptırma inancı 

Mezarlara elini yüzünü sürmek, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmek.

Misafir gidince veya yolculuğa çıkan olduğunda arkasından su dökme inancı

Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,

Nar taneleri yere düşürülmeden yenilirse cennete girilirmiş.

Nazara uğrayan kişi, kuşkulandığı insanın saçından, ayakkabısından veya elbisesinden habersiz bir parça kesip yakarak dumanı ile tütsülenirse nazarı geçer.

Nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak gibi nesneleri takmak

Nevruz (bahar) bayramı ve Yılbaşı kutlama inancı

Nikah kıyarken evlenen çiftlerin birbirlerinin ayaklarına basması.

Otururken ayak sallanırsa alacaklı kapıya gelirmiş.

Ölü evinin, gelenlere yemek yedirme inancı

Ölü helvası dağıtmak, yemek vermek.

Ölü yıkandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir başkası daha ölür.

Ölülere kurban kesme ve yardım bekleme inancı 

Ölünün kırkıncı ve elli ikinci gecesinde helva dağıtılması inancı

Ölünün yıkandığı yerde yedi gece mum yakılır.

Önünde "beş taş oyunu" oynanan eve fakirlik gelirmiş.

Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.

Sabah işe giden erkeğin önünden kadın geçerse işi rast gitmez.

Salı günü başlanan işler yarıda kalır.

Salı günü yola, çıkılmaz, çamaşır yıkanmaz inancı 

Soğan kabuğuna basılırsa fakirlik gelirmiş.

Şimşek çakarken kırmızı giysi giyilmez.

Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir.

Tenasüh diğer bir deyimle reenkarnasyon (öldükten sonra ruhun başka bedenlere girmesi) inancı.

Terlik veya ayakkabı ters çevrilirse o evden ölü çıkar.

Türbe ve tekkelere mendil bağlamak, çaput bağlamak, para atmak, horoz adamak, tuz ve şekerler dağıtmak ve bunlarla birlikte ölülerden bir şeyler beklemek.

Yemin eden kişi, yemin ederken sağ ayağını kaldırırsa yemini kabul olmaz.

Yeni doğan bebeğin ağzına üflenirse cana yakın olur.

Yeni doğan bebeğin eline kalem tutturulur.

Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.

Yeni doğan çocukların bahtının güzel olması için çocuğu tekkeleri ve türbeleri gezdirip, tuz, şeker, helva yedirme adeti. 

 

Kemalettin ERDİL ANKARA 1988 ( Kısaltılarak alınmıştır.) Bazı ilaveler yapılmıştır.

http://www.dersimizdin.org’a teşekkürler…

Yorum (9) Yorum yaz!

Hurafeler Karşısında Hz. Muhammed (sav)

Hurafeler Karşısında Hz. Muhammed (sav)

Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Din dışı alanlarda görülmekle birlikte dinî konularda daha yaygındırlar. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hıristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedir. Önceki dinlere ait kültürlerden bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, uluhiyet, gayb, uğur-uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi belli başlı hurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.

Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Pozitif bilimlerin baş döndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülür. Ancak sayısız hurafe ve halk inançlarının coğrafi sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir.

Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah'tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar, açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber'in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehaneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde batıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Cahiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerle fal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber'in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.

Hz. Peygamber, su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanı sıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gaibden haber verdiğini iddia eden kâhinlere müracaatı yasaklamıştır. Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahabi, kendisine "Biz birtakım şeyleri cahiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk." deyince "Kâhinlere gitmeyin." buyurmuştur. Adı geçen şahsın "Uğursuzlukta bulunuyorduk" demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini ve niyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya "Kâhinler birşey değildir.” demiştir. Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim "böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkar etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini.” bildirmiştir.

Hz. Peygamber, İslam'da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir. Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.

İslam öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi ruhani varlıklara taparlardı. Bunun yanı sıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun cahiliye inancı olduğunu söylemiştir. Araplar güneşin melek olduğunu, şeytanların putları mekan edindiklerini kabul ederlerdi. Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, ve yahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı. Hz. Peygamber bu tür inançların batıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabelerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine cahiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da "'Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü derdik." cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için." der.

Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne, onları yollarından saptırıp helak ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsanevi bir varlık olan "Ğûî" hakkında Hz. Peygamber "Gûî yoktur." buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin batıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, cahiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayaletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber, Arapların Kâbe ve Mekke'nin kutsallığıyla ilgili inançlarını hurafelerden arındırmıştır.

İslam'ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekilde putperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslam buna şiddetle karşı çıkmıştır. Sihir-büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış, hatta bir sözünde Allah'a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir. Sihir yapanın imanının zayi olacağını bildirmiştir. Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.

Hz. Peygamber'in 9. ve 10. hicri yıllarda yoğun bir şekilde Medine'ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslam'ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Esed kabilesi heyeti kuşları azarlamak, onların isimlerinden, seslerinden ve geçişlerinden anlamlar çıkarmak, taşları işaretleyip avuçlarında sallayarak birtakım anlamlar çıkarmak ve kehanet gibi uygulamaların hükmünü sorduklarında Hz. Peygamber bütün bunları yasaklamıştır.

Sonuç olarak, Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir.

Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, http://www.sonpeygamber.info/tr/tr/davranis-ornekleri/hurafeler-karsisinda-hz.-muhammed-sav.html

Yorum (1) Yorum yaz!

Evrenin Yasalarından: Fiziksel Yasalar ve Biyolojik Yasalar

EVRENİN ŞENLİKLERİ

  

 Biyoloji, canlılar bilimidir. Canlıların yapısı, büyümesi, üremesi, gelişmesi, çevresi, kalıtımı, beslenmesi, korunması ve yayılmasını inceler. Canlıların bütün özellikleri ve yaşamsal olayları biyolojinin konusudur. Amacı, insanın canlılar dünyasında geçerli olan yasaları tanıması ve yararlanacağı sonuçlara ulaşmasıdır. Biyolojinin iki ana bölümünden biri olan botanik, bitkileri; zooloji ise hayvanları incelemektedir. Biyolojinin alanı çok geniş olduğu için her canlı grubu için de ayrı alt bölümler oluşturulmuştur.

 

Canlıların ortak özellikleri vardır. Üreme, büyüme, gelişme, beslenme, vb. her canl ı için söz konusudur. Bütün bunlar biyolojik yasalar alanıdır. Her bir canlı türüne ilişkin oluşumu ve gelişimi belirleyen bu yasalardır. Canlıların belli bir sürenin sonunda ölmesi de bu yasaların bir gereğidir. İnsanın yaşamı da biyolojik yasaların çizdiği sınırlar içinde sürmekte ve sona ermektedir. 

 

 Fiziksel ve biyolojik yasalar, birbiriyle tam bir uyum ve bütünlük içinde evrenin düzenini sağlarlar. Fiziksel yasalar, evrende biyolojik yasaları geçerli kılacak yaşama ortamını hazırlar. Ayrıca bunlar, biyolojik yasaların sürekliliğini de güvence altına alırlar. Yasalar arasındaki bu ilişkiyi güneş ve rüzgâr örnekleriyle açıklayabiliriz:

 

Güneş; doğuşu, batışı, yükselişi, alçalışı, kısaca fiziksel yasalar çerçevesinde gerçekleşen  düzenli hareketleriyle, yeryüzünde biyolojik ortamın oluşmasına önemli katkılarda bulunur.

 

 Rüzgârlar, fiziksel yasalara göre oluşur. Biyolojik yasaların geçerli olduğu ekinlerin, ağaçların serpilip büyümesine, bitkilerin üreme hücrelerinin birbirine kavuşarak döllenmesine yardımcı olur1.

 

Canlılığın suya bağlı olması biyolojik bir yasadır. Allah her canlıyı sudan yaratmış, suyu yaşamın temel öğesi yapmıştır2. Yaşamın ortaya çıkabilmesi ve gelişebilmesi için su en önemli etkendir. Bitkisel, hayvansal, canlı her hücrenin yaşam ortamı, insanın yaratıldığı madde de sudur3. Bunun için Allah Kur’an’da; tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş olmuş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış buluttan bol bol yağmur indirdiğini söylemektedir4.

 

Biyolojik yasalardan biri de, yaşamın beslenmeye, yeme ve içmeye bağlı oluşudur.  Bu yasa bütün canlı varlıklar için geçerlidir. Canlılar, enerji gereksinimlerini beslenme yoluyla sağlarlar. Canlıları besleyen her türlü ürün topraktan çıkar. İnsanların bin bir çeşit yiyeceklerini, katıklarını, ilâçlarını, tatlı-ekşi meyvelerini, daha nice ürünlerini yeryüzü sağlar5.

 

Bitkilerin büyümesi, gelişmesi ve ürün vermesi biyolojik yasaların sınırları içinde olmaktadır. Bitkiler toprağın yapısı, iklim ve mevsim koşullarına göre ekilip dikilirler.  Her bir bitki türü, yetişmesini sağlayacak ortamlara gereksinim duyarlar. Yeryüzünün her bölgesi aynı özellikte olmadığı için, buralarda yetişen bitkiler de farklı olmaktadır. Bu durum, bitki türlerinin yetiştirilmesiyle ilgili bir yasanın varlığını gösterir.

 

  Allah her şeyi çift olarak yaratmıştır6. Bu yasa, bütün canlı varlıklar için geçerlidir. Yeryüzünde renkleri, biçimleri ve yaratılışları birbirinden farklı canlılar, yine renkleri, türleri, tatları, kokuları ve yararları değişik olan bitkiler çift çift yaratılmıştır. Kur’anıkerim’de bu durum; "yeryüzünün ziynetini takınıp, süslenmesi” 7 şeklinde, insanın estetik duygularını okşayan bir tarzda anlatılır. Allah, Kur’an’da insanlar, hayvanlar, bitkiler ve diğer varlıkların çift yaratılması ve çiftler arasındaki ilişki üzerinde iyice düşünülmesi gerektiğini söyler8.

 

Evrenin şenlikleri; bütün canlılar, bitkiler, hayvanlar, insanlar. Doğar, gelişir, büyür. Yaşama veda etmeden önce tohumunu diker, soyunu sürdürür.

 

Erdoğan PAZARBAŞI, 8. Sınıf DKAB Dersi Öğretim Kılavuzu 

________________________

1) 15/Hicr suresi, 22   2) 24/Nûr suresi, 45   3) 25/Furkân suresi, 55  4) 78/Nebe’ suresi, 14-16  5) 6/En’âm suresi, 141; 13/Ra’d suresi, 4  6) 15/Hicr suresi, 22  7) 10. Yûnus suresi, 24 8) 13/Ra'd suresi, 3; 26/Şuarâ suresi, 7.

Yorum (37) Yorum yaz!

Evrenin Yasaları

1.      Fiziksel Yasalar



2.     
Biyolojik Yasalar


3.     
Toplumsal Yasalar

Yorum (0) Yorum yaz!

Kaza ve Kadere İman

Kazâ ve Kadere İman

Kader sözlükte "ölçü, miktar, bir şeyi belirli ölçüye göre yapmak ve belirlemek" anlamlarına gelir. Terim  olarak “yüce Allah'ın, ezelden ebede kadar olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ezelî ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesi” demektir. Allah'ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kanunu ifade eder. Sözlükte "emir, hüküm, bitirme ve yaratma" anlamlarına gelen kazâ, Cenâb-ı Hakk'ın ezelde irade  ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irade ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kazâ Allah'ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.

Kader ve kazâya iman yüce Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarına inanmak demektir. Bir başka deyişle bu sıfatlara inanan kimse, kader ve kazâya da inanmış olur. Bu durumda kader ve kazâya inanmak demek, hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile olduğuna, Allah'tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır. Bunun anlamı ise şudur: Yüce Allah, insanları hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini ezelî yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve bu bilgisine göre diler, yine Allah bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi, kulun seçimine bağlı olup, Allah'ın ezelî mânada bir şeyi bilmesinin, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslında insanlar, Allah'ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler ve pratik hayatta bu bilginin etkisi altında kalmaksızın kendi iradeleriyle davranmaktadırlar. Bir başka ifadeyle söylersek biz, yüce Allah bildiği için belli işleri yapmıyoruz. Bizim bu işleri yapacağımız, O'nun tarafından ezelî ve mutlak anlamda bilinmektedir. Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla sorumlu ve yükümlü tutmuştur. Ayrıca Allah Teâlâ, kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı noktasında bir ilâhî kanun da belirlemiştir.

Kader konusunda bilinmesi gereken bir başka husus da şudur: Kader iç yüzünü ancak Allah'ın bilebileceği, mutlak ve kesin bir biçimde çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilâhî sırdır. Zaman ve mekân kavramlarıyla yoğrulmuş bulunan insan aklı, zaman ve mekân boyutlarının söz konusu olmadığı bir ilâhî ilmi, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu kesin biçimde çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkânsıza tâlip olması demektir.

Kader ve kazâya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek, kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan "Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım?" diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için, bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan kaderin iç yüzü Allah'tan başkası tarafından bilinemez. O halde kader ve kazâya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslâm'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir ilâhî kanundur ve bir kaderdir.

İlmihal, Diyanet Vakfı Yayınları, c.I

Yorum (1) Yorum yaz!

Kim öldürdü?

A

hmet Altan, soruyor ‘kim öldürdü’ diye? Onun yazısını okuyunca ben şuna kanaat ettim: İnançsızlık. Kime, neye? Bilime inançsızlık, bilimin verilerine uyma gereğine inanmamak ve kadere yanlış inanç. Bu yüzden bu yazıya inançla ilgili yazıların arasına aldım. Buyurun okuyalım, düşünelim:


Kim öldürdü?

İnsanlık, yaratıldığından beri doğayla başa çıkmaya çalışır.

Uygarlık, doğanın şiddetine mağlup olmamayı öğrenmek demektir zaten.

Deprem gelir, yıkar.

Sen yıkılmayacak bina yapmayı öğrenirsin.

Sel gelir boğar.

Sen, bentler, barajlar yaparak seli durduracak çareler bulmayı öğrenirsin.

Ya da öğrenmez, aldırmaz, insanları ölüme teslim edersin.

Meteoroloji, günlerden beri çok şiddetli yağışların geleceğini söylüyordu.

Aldırmadık.

Yağışlar geldi, Trakya’yı vurdu, yedi kişi öldü.

Meteoroloji, ertesi gün yağışların İstanbul’a geleceğini söyledi.

Trakya’da yaşananlar, İstanbul’da neler yaşanacağını göstermişti.

Gene aldırmadık.

Sabaha karşı sel geldi ve İstanbul’da yirmi dört kişi öldü.

Doğal afet mi öldürmüş oldu şimdi bu insanları?

Seksen yıldır görülmemiş şiddette yağmurlar yağmış.

Yağmurun çok şiddetli yağdığı anlaşılıyor, tamam.

Peki, biz ne yaptık bu yağmurlara karşı?

Ne tedbir aldık?

Hiç.

Bu sadece bugünün işi değil.

Dün İkitelli’de taşan Ayamama Deresi on dört yıl önce de taşmıştı.

Üstüne beton dökmüşler.

Derenin üstündeki beton zemine de matbaalar, TIR parkları yapmışlar.

Dere, o beton zemine rağmen taştı.

Daha önce, bu betonun yeterli olmayacağını söyleyen hiç uzman çıkmadı mı?

Bu kadar mı bilgisiz ve yetersiziz?

Diyelim ki hiçbir uzmanımız yok, peki Trakya’da yaşananlar bize hiç mi bir şey söylemedi?

Derenin çevresindeki TIR parklarını boşaltamaz mıydık?

O bölgedeki trafiği kesemez miydik?

İşyerlerini bir günlüğüne kapatamaz mıydık?

Hepsini yapabilirdik ama hiç birini yapmadık.

Çünkü biz bilime, akla, önleme inanmayız.

Ölecek olanlar “fakir insanlarsa” kimsenin kılı kıpırdamaz bu ülkede.

Devlet, yıllar öncesinden alması gereken önlemleri almamış.

Belediye hiç umursamamış.

Meteorolojinin uyarılarına aldırmamış, selin ortasında belediye otobüsleri duruyor, belediye uyarıları ciddiye almış olsa oraları boşaltır, kendi otobüs seferlerini de iptal ederdi.

Meteorolojiye inanmamışlar, Trakya’da olanları görmezden gelmişler.

Sadece devlet ve belediye de değil insanlara böyle vahşice davranan…

İşverenler de aynı insafsızlığı paylaşıyor.

Bir tekstil firması işçilerini penceresi, kapısı olmayan bir minibüse tıkıştırmış.

Minibüs selin ortasında kalınca, arabanın ön tarafında oturanlar kendilerini dışarı atmışlar ama arkadakiler çıkacak ne bir kapı, ne bir pencere bulmuşlar.

Yedi kadın o minibüsün içinde boğulmuş.

Bu insanların ölmemesi mümkün müydü?

Mümkündü.

O zavallı kurbanlar gelişmiş bir ülkenin vatandaşları olsalardı ölmeyeceklerdi.

Türkiye’de doğdukları için öldüler.

Aynı Güneydoğu’da ölüp duran çocuklarımız gibi yaşayabilecekken sadece bu ülkenin “seçkinlerinin” aldırmazlığı yüzünden ölüp duruyor insanlarımız.

Çünkü bizim devletimiz, sadece “devlet yöneticilerini” koruyabilmek için örgütlenmiş, sıradan insanlarına boşvermiş.

Ülkenin her yanında boş yere ölüyor insanlar.

Şiddetli bir yağmur yağınca Rize’de, Gümüşhane’de, Tekirdağ’da insanlar boğuluyor.

Deprem vuruyor, kötü yapılmış binalar çöküyor, binlerce insan can veriyor.

Hiç olmaması gereken bir savaş uzayıp gidiyor, evlere genç insanların tabutları gönderiliyor.

İnsanını böylesine öldüren bir devlet olur mu?

Bu ülkeyi yönetenlerin birinin kılına halel gelse hep beraber ayağa kalkarlar, önlem üzerine önlem alırlar ama sıra halka geldi mi başlarını çevirip bakmazlar bile.

Zaten bütün sloganları, bütün nutukları, bütün konuşmaları “devlet, vatan, bayrak” üstüne, siz insandan bahsedenine rastladınız mı hiç?

“Ülkeyi böldürmeyiz” diye atılan nutukların sayısı belli değil, üniformayı giyen, cüppeyi sırtına geçiren, bir partiye yönetici olan “yüce devlet” diye başlıyor nutuk atmaya, “yüce insan” lafını hiç duydunuz mu?

Bu ülkeyi seksen yıldan beri yönetenlerin nutuklarını bir tarasak, bir baksak, kaç kere “devlet” demişler, kaç kere “insan” demişler.

Devlete tapıyorlar.

İnsanları öldürüyorlar.

Bu ülkede insanlar “afetten” ölmüyor, “devletten” ölüyor.

Bizim “öldüren” bu devleti değiştirip, “yaşatan” bir devlet kurmamız gerekiyor, yoksa yağmurda, depremde, savaşta ölür dururuz.

Ahmet Altan, http://www.taraf.com.tr/makale/7326.htm#

Yorum (0) Yorum yaz!

Benim Allah’ım

Benim Allah’ım

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır.

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim.

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara.

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz.

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar.

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine.

Büyük bir adam gibi.

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun.

Ve, Allah seni seyrediyor.

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil.

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum.

İyiydi bizim aramız.

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim.

Küstü mü acaba diye endişelenirdim.

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım.

Onu küstürecek bir şey yapmadım.

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim.

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım.

30/08/2009, Ahmet Altan
http://www.taraf.com.tr/makale/7176.htm

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa »


Bir Hurafe: İbretlik Resimler ve Hz. İsa Görünümlü Ağaç


Duam: Çocuklar Ölmesin!
Tıklayın, duama siz de katılın