Din Ahlak Eğitim Siteleri Dini100.Net İslami Siteler Birliği Bedava100.Net -Kültür ve Sanat Siteleri
İslami Siteler
islami sohbet


Din ve Kültür


Kıyıdan Topladıklarım


Körfez İgsaş İÖO Fotoğrafçılık Kulübü






Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.

İnsan Özgürlüğü Oranında Sorumludur

İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SORUMLULUĞU

 İnsanın var oluşu ile özgürlüğü, birbirinden ayrılmaz iki öğedir. Özgürlük; bir şey yapma ve bir şey yapmama arasındaki seçimdir. Çünkü özgür olmanın temel kavramı, seçimdir. ‘Seçme’ ve ‘eylem’, özgür olmanın vazgeçilmez koşuludur.

 İnsan; iradesiyle yapma, seçme ve ayırt etme gücü olan sorumlu bir varlıktır. Sorumluluk ise, insanın iradesi ve seçmesinin bir ürünüdür. İnsanın, evrendeki tek özgür ve sorumlu varlık olması da onu diğer varlıklardan üstün bir konuma taşımıştır1.

 İnsan, özgürlüğü oranında yaptıklarından sorumludur. İnsanın sahip olduğu her hakkın karşılığında bir de sorumluluğu vardır. Ahiretin varlığına da anlam kazandıran, insanın özgür bir seçimle eylem yapması ve bunun karşılığında da sorumluluk yüklenmesidir. Bütün bunlarla birlikte insan için sınırsız bir özgürlük yoktur. Çünkü insan iradesinin bir sınırı ve sonu vardır. Belli bir zaman ve yerde geçerlidir. İnsan, kendisini doğrudan ilgilendiren alanlarda özgürdür. Sınırsız ve sonsuz bir irade özgürlüğü, ancak Allah için söz konusudur.

 Kutsal kitaplar, peygamberler  insanları özgürlükleri ve sorumluluklarının bilincinde olmaya çağırmıştır. Çünkü özgürlük, insanı bir şeye körü körüne bağlılıktan kurtaran, yaşamı geliştiren ve insana canlılık kazandıran önemli bir etkendir.

 Kuranıkerim’de gerek bireysel ve gerekse toplumsal alanda insanın sorumluluğu ile ilgili pek çok örneğe yer verilmiştir:

 -İnsana iyilik ve kötülük yapma yeteneği ve sorumluluk verilmiştir.1

 -İnsana izleyeceği yol gösterilmiştir.2

 -İnsan ancak çalışmasının karşılığını bulacaktır.3

  -Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararına olacaktır.4

 -Sorumluluk taşıyan hiç kimseye, başkasının sorumluluğu yüklenmez.5

 -Allah, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklememiştir.6

 Kur'an'da bu ve benzeri ifadelerle, seçme ve seçimi doğrultusunda eylem yapma özgürlüğüne sahip kılınan insanın yaptıklarından yine kendisinin sorumlu tutulacağı vurgulanır: “Herkes kendi kazandığının hesabını verecektir.”7

 Kur'an'da, insanın ilgisine ve bilgisine sunulan tüm konular insana sorumluluklarını göstermekte ve anımsatmaktadır. Çünkü insanın ilgili olduğu her şey, kendisine bir sorumluluk yüklemektedir.8 Bunun için insanın sahip olduğu her yetiyi yerli yerince kullanması gerekmektedir. Bunu iyi yapmayan; 9  görme, düşünme, değerlendirme ve uygulama mekanizmasını çalıştırmayan, sorumluluklarının bilincinde olmayan insan Kur’an’da eleştirilir.10

 Kur'an'da insanın sorumluluğu, onun başına gelen olumsuzlukların belirtildiği ayetlerde öne çıkartılmakta ve “Allah onlara haksızlık etmedi; fakat onlar kendilerine haksızlık ediyorlar.”11  tarzında belirtilmektedir. İnsanın kendine haksızlık etmesi; onun özgür iradesiyle seçimini yanlıştan yana yapması ve bunun sorumluluğunun da kendisine ait olması demektir. Burada yol gösteren Allah’tır, buna uyup uymamakta özgür olan ve sonucuna katlanacak olan da insandır.

 Kur'an, insanın yaşadığı evreni, içindeki varlıkları ve toplumsal yasaların işleyiş tarzını öğrenmesini ister.12  İnsanın, geçmişi, bugünü ve geleceği hakkında düşünmesini öğütler.

 İnsanın toplumsal sorumluluklarına Kur'anıkerim’de şöyle değinilir:

 Başınıza gelen herhangi bir kötülük, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.”13, “...Sonunda yaptıklarının kötülükleri onlara ulaştı.”14 , “...Haksızlık edenlerin de yaptıkları kötülükler başlarına gelecektir.”15

  Toplumun yapıp ettikleri karşısındaki sorumluluğunun yalnızca kendilerine ait olduğu  Kur'an'da şöyle belirtilmiştir: “Onlar geçmiş birer toplumdur. Kazandıkları kendilerine, kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.”16 Herkesi kendi özgür seçimiyle yaptığı bağlamakta ve herkes de kendi yaptığının sorumluluğunu taşımaktadır.

 Erdoğan PAZARBAŞI, 8. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretim Kılavuzu, MEB, 2002, s. 63-64

________________________

1)  91/Şems suresi, 8-10  

2) 76/İnsan suresi, 3   

3) 53/Necm suresi, 39  

4) 2/Bakara suresi, 286

5) 6/En'âm suresi, 164  

6) 2/Bakara suresi, 286  

7) 52/Tûr suresi, 21  

8) 3/Âl-i İmrân suresi, 13

9) 4/Nisâ suresi, 78 

10) 47/Muhammed suresi, 23-24 

11) 3/Âl-i İmrân suresi, 117 

12) 48/Fetih suresi, 23

13) 42/Şûrâ suresi, 30 

14) 16/Nahl suresi, 34 

15 ) 39/Zümer suresi, 51 

16) 2/Bakara suresi, 134.

Yorum (22) Yorum yaz!

İnsanın Kaderi

İnsanın Kaderindeki Rolü



Yorum (2) Yorum yaz!

Kalbimi İmanla Aydınlat Allahım

Kalbimi İmanla Aydınlat Allah’ım!

Yorum (yok) Yorum yaz!

Allah'ın Sıfatları

Allah'ın Sıfatları

Ellerim Küçük Daha Grubu'ndan

Yorum (1) Yorum yaz!

Peygamberlerin Sıfatları

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

 

Bütün peygamberlerin

DOĞRULUK sıfatları;

Sadakat bu erlerin

Manevî hayatları.

 

Peygamber de insandır.

Bir sıfatı EMANET;

İtimada şayandır,

Beklenemez ihanet.

 

TEBLİĞ; bildirmek, yaymak

Aldığı emirleri.

Tüm peygamberlere bak

Bu hususta ileri.

 

Bütün peygamberlerde,

Bir nitelik FETANET;

Her işte ve her yerde

Anlayış ve metanet...

 

Allah’a hizmet işi,

Ümmet ile beraber;

Üstün vasıflı kişi

Büyük insan PEYGAMBER...

 

Enver TUNCALP, İnandım İman Ettim,  s. 79

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kader Ölçü Demektir

Allah Her Şeyi Bir Ölçü İle Yaratmıştır

 

A L T I N  O R A N

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kâinatın Kader Ve Nizamı

Kâinatın Kader Ve Nizamı
Salih Akçadereli


Birçok insan, ancak tabii bir afetle, bir trafik kazasıyla karşılaştığında, doğuştan eli veya ayağı olmayan birini gördüğünde veya arzu etmediği bir durumla yüzyüze geldiğinde kaderi hatırlamaktadır. Bazıları ise kaderi, sadece, insanın günah veya sevap işlemesi, zengin veya fakir olması şeklinde anlarken, bir kısmı da istemediği bir şekilde neticelenen bir işin mesuliyetinden kaçmak istediğinde kaderi aklına getirmektedir. Neredeyse kader; sadece felaketler, kazalar, hastalıklar... gibi insanın arzu etmediği şeylere hasredilmektedir.


Acaba iman esaslarından biri olan kader, sadece felaketlerle ve insanın fiilleriyle mi ilgili? Bu kadar küçük bir sahayı ilgilendiren bir mesele niçin iman esaslan arasında zikredilsin? Kısaca, zannedilenin ötesinde, iman esaslarından biri olan kader nedir, neleri ihtiva etmektedir?


İslam dininde, iman esasları arasında kadere imanın önemli bir yeri vardır. Çünkü kadere iman, tevhit akidesiyle doğrudan alakalıdır. Zira, kaderi inkar edenin tevhit akidesine sahip olması mümkün değildir.

 

“Kader, kelime olarak ölçü, denge, plan ve program, şekil verme, tayin ve tesbit etme demektir. Istılah olarak ise “kader”, sonsuz ilme sahip, geçmiş, hal ve geleceği bir nokta gibi görüp bilen esasen kendisi için geçmiş, hal ve gelecek diye zaman dilimleri bahis mevzuu olmayan Cenab-ı Hakk’ın, mikro alemden makro aleme, zerrelerden sistemlere ve gelecekteki bütün hayatıyla insana kadar en küçükten en büyüğe bütün kainatı ilmi planda, ilmi vücudlarıyla “planlayıp programlaması, plan ve projeleriyle” kesip biçmesi, tayin, tesbit, tasnif ve takdir etmesi ve bütün bunları tasarı ve ilmi plandan alıp, irade, meşiet ve kudret planına geçirmesi ve harici vücud meşherlerinde, halk aleminde göstermesi için hemen her şeyi daha olmadan evvel “Mübin” bir kitapta tesbit ve takdir etmesidir.’


İslam’ın kader anlayışı sadece insanla değil, zerreden galaksilere kadar topyekün katinatla ilgilidir. Kur’an’da, içinde “kader” kelimesinin geçtiği ayetler göz önüne alınınca bu husus açık bir şekilde görülür:


“Şüphesiz biz her şeyi bir “ölçüye göre” yaratmışızdır”(Kamer,49)



“...Allah’ ın yanında herşey, bir “ölçüye” göredir” (Ra’d, 8) gibi ayetlerden de anlaşıldığı gibi, kainatta hiçbir şey tesadüflere bağlı olmayıp, bir plan ve programa tabidir.

19. asırdan itibaren insanlığın dinden uzaklaştırılması ve kalplerden Yaratıcı fikrinin silinmesi için ilim adına insanlık saptırılarak, son derece mükemmel bir nizamın hakim olduğu kainatın bir tesadüfler zinciri neticesinde bugünkü haline geldiği ispat edilmeye çalışılmıştır. Materyalizm, determinizm ve Darwinizm gibi felsefi akımların temel düşünceleri bu noktada temerküz etmektedir.


İşte müslümanı bu çeşit yanlış düşüncelerden ancak kader inancı kurtaracaktır. Çünkü kader, kainatta tesadüf olmadığının ve her şeyin ilim, irade ve kudret sahibi biri tarafından tanzim edildiğinin ifadesidir. Bu sebeple kaderin isbatı, doğrudan tevhidin isbatı olmaktadır.


Kainatta mevcut olan nizam ve ahenk inkar edilemez. Herşey bir kanuna göre cereyan etmekte, hiçbir şeyde başıbozukluk görülmemektedir. Eğer böyle hassas bir düzen olmasaydı hiçbir ilimden bahsedilmezdi. Bir anlık, kainatın bugünkü haline tesadüfler neticesinde geldiği düşünülecek olsa bile, bu hale gelen katinatın yine bir tesadüf neticesinde yıkılması, nizamın bozulması, gerekirdi. Çünkü tesadüfler dünyasında kanun, nizam ve ahenk aranmaz. Kainattaki düzen bozulmuyorsa, o düzeni koyan ve devam ettiren biri olmalı değil mi?


İslam dininde kaderin sadece insana münhasır olmadığını ifade etmiştik. Ancak, yaratılış gayelerinin farklılığı sebebiyle insan kaderiyle diğer varlıkların kaderi arasında bazı farklılıklar vardır. Bu farklılığı göz önüne alarak, daha iyi anlaşılması için kaderi: İnsan dışındaki varlıkların kaderi ve insanın kaderi diye iki grupta ele alacağız. Burada birinci tür kader üzerinde durulacaktır.


İnsan Dışındaki Varlıkların Kaderi


Kader mevzuunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle insan dışındaki varlıklara bakmakta fayda vardır. Çünkü kaderin anlaşılmasını zorlaştıran unsurlardan en önemlisi insanın, irade-i cüziyesi, yani fiillerinde hür olup olmaması durumu ve bu hürriyetin kaderle telif ve tevfikidir.


Diğer varlıklar, insan gibi imtihan maksadıyla yaratılmamışlardır. Bu sebeple kendilerine irade ve hürriyet verilmemiştir. Yani insanın dışındaki varlıklar bütün hususlarda kaderin mahkumudurlar. Bu sebeple onların üzerindeki kader mührü daha açık gözükmektedir. Canlı-cansız diğer bütün varlıklar kaderin kendilerine biçtiği rolü yerine getirirler. Yaptığı işleri iradesiyle değil, sevki İlahi ile kaderin mahkûmu olarak yaparlar.

Kader, Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatının neticesidir. İlmi, iradesi ve kudreti sonsuz olan Allah(c.c), istediğini, istediği şekilde yaratır. Kâinatta en küçüğünden en büyüğüne kadar her şeyde bir nizam ve ahenk müşahede etmekteyiz. Bir Kudret Eli onlarda istediği gibi tasarrufta bulunmakla, bir gayeyi tahakkuk için onlara istediği vazifeyi vermektedir. Tabiata Yaratıcı tarafından konulan kanunlar, İlahi kaderin bir parçasıdır. Yerçekimi kanunu, suyun kaldırma kanunu, dünyanın güneş etrafında dönmesi, dönüş hızı, yörüngesi, gece-gündüzün müddetleri, mevsimler vs. hepsi kader dairesinde cereyan etmekte ve bunların kaderlerinde bir değişiklik görülmemektedir. “Allah’ ın koymuş olduğu kanunlarda bir değişiklik bulamazsın” (Fatır, 43).

Kader, bir bitkinin mahiyetini küçücük çekirdekte depo etmekte, aynı toprak, su ve havadan gıdalanan iki farklı ağaçtan renk, koku ve tatlan tamamen farklı meyveler kader tezgahında işlenerek bize takdim edilmektedir. Bütün bunlar hassas bir programın (kaderin) neticesidir.


Cansız ve şuursuz varlıkların da akıllı ve şuurlu gibi hareket etmeleri onların bir gayeye göre, Yüce bir varlığın emrinde hareket ettiklerini gösterir. Ozon tabakası cansız ve şuursuzdur ama, ona son derece akıllıca işler yaptırılmaktadır; güneşten dünyamıza gelen zararlı ışınları fezaya geri çevirirken, hayat için lüzumlu olan ışınlan dünyaya salmaktadır. Cansız ve şuursuz bir maddenin yaptığı akıllıca iş, tesadüfün neticesi olamaz. Olsa olsa her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Zat’ın ona yüklediği bir vazife olabilir.


Yüce Allah, kader dairesinde yüz küsur elementten canlı-cansız pek çok farklı muhtevadaki varlıkları yaratmış, herbirini aynı hususiyetlerle donatmıştır. Aynı şeyden, birbirinden çok farklı şeylerin meydana getirilmesi nasıl tesadüf olur? Elmasla kömürün temeli karbon elementidir. Ama ikisi arasındaki fark kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.


Kader inancı, determinizmde olduğu gibi, kainatta meydana gelen bütün hadiseleri, birbirlerinin silsile halindeki sebebi ve bu sebepleri, doğurduğu neticeler (illet malul) nazarıyla bakmaya engel olur. Çünkü kainattaki neticeler sebeplerle izah edilemez. Ancak insan, ülfetinden dolayı hadiselerdeki mucizevi yönü fark edememektedir. Bir hücreyi meydana getiren bütün kanun ve sebepleri bir araya getirerek canlı bir hücre meydana getirmek mümkün değildir. Sonra, bir canlı hücrenin meydana gelebilmesi için binlerce sebep gerekli. Bütün bu sebeplerin bir araya gelmesi de ancak bir İlahi programın neticesi olabilir. Ayrıca sebepler basit, iradesiz, şuursuz olmalarına rağmen neticeleri son derece mükemmeldir. Aynı çiçekleri dolaşan iki andan biri bal yaparken diğeri zehir yapmakta, küçücük bir arının yaptığı balı, ipek böceğinin dokuduğu ipeği bütün ilim ve teknolojisiyle insanoğlu yapamamakta, biri yanıcı, diğeri yakıcı olan hidrojen ve oksijenin biraraya gelmesinden bir yangın yerine söndürücü olan su meydana gelmektedir. Bir damla mayiden yaratılan insanın, dünyaya gelince elinin, ayağının, gözünün, kulağının, midesinin ve aklının olmasında sebeplerin hiçbir yaratıcı dahli yoktur. Elma ağacının, kavak ağacının aksine meyve vermesini gerektiren de kaderdir. Sebep gibi görünenler sadece imtihan dünyasında Müsebbibü’l esbab’a bir perdedir.

Cansız varlıklarla aynı elementlerden meydana gelen insanın düşünen, konuşan, hareket eden bir mahiyete sahip olmasını ve onun ölümünü sebeplerle izah etmek mümkün değildir. Zira, insan öldüğünde biyolojik olarak bütün hücreleri canlıdır. En erken ölen beyin hücreleri, insanın ölümünden 4-6 dakika sonra ölmektedir. Ölen bir insanın kalbi bir müddet daha canlı kalmakta, böylece o kalp başkasına nakledilebilmektedir. Ölüm, Allah’ın Hayy isminin insan üzerindeki tecellisinin kalkmasıdır. Hayatı da ölümü de sebeplerle izah edememekteyiz.


Yüce Allah, bazen de bir hikmete binaen umumi kanunlarında istisnalar göstermektedir. Soğuyan bütün maddelerin hacmi küçülürken, su soğuyunca genişlemektedir. Genişleyen suyun yoğunluğu azaldığından buz halindeki su sürekli üstte kalmaktadır. Böylece suda yaşayan canlılar ölümden kurtulmaktadır.


Böylece kader bizi determinist bir düşünceden alıkoyup her şeyin arkasında bir hikmet elinin var olduğunu, canlı-cansız hiçbir şeyin kendi halinde başıboş olarak hareket etmediğini, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah’ın emri altında olduğunu bildiriyor. Yazıyı kaleme atfetmek, kalemin arkasındaki eli görmemektir. İşte deterministler kaleme takılıp kalmakta, kalemin arkasındaki eli göremeyip “yazıyı yazan kalemdir” demektedirler.

 

Sızıntı, Temmuz 1996, Yıl:18, Sayı: 210

Yorum (1) Yorum yaz!

Rabbim Sana Çok Şükür

Rabbim Sana Çok Şükür


Yorum (yok) Yorum yaz!

Ahirette İnsanların Toplanma Yeri: Mahşer

M A H Ş E R

 

İnsanların toplandığı yer anlamında "Ha.şe.re" fiilinden ismi mekân. İkinci sûr'a üflendikten (nefha-i saniyeden) sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp muhakeme edilmeleri için toplandıkları yer anlamına gelir. Mahşere "mevkıf" (insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer) zamana da "Yevmü'l-haşr" denilir. Şöyleki: Birinci nefhada (sûr'a ilk defa üflendiğinde) Allah'ın kalmasını dilediği melekler müstesna, canlıların hepsi ölecek, yerin ve göklerin nizamı bozulacaktır. Sonra göklerin ve genişletilen yerin nizamı başka bir şekilde sağlandıktan sonra ikinci nefha esnasında (sûr'a ikinci defa üfürülünce) her insan ve cinnin ruhları, diriltilen bedenleri ile birleşir. Yani ruhları, diriltilen bedenlerine taallûk eder. "Birinci defa sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde olanlarla yerde bulunan kimselerin hepsi düşüp ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek. O anda görürsün ki ölüler diriltilip ayakta bakınıp duruyorlar" (ez-Zümer, 39/68). Herkes, diriltildikten sonra, "mahşer" denilen yere sevkedilir ve burada toplanır: "...Artık sûra üfürülmüştür. Bu suretle hepsini mahşer'de toplamışızdır" (el-Kehf 18/99). "O gün (haşir günü) yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanacaklardır" (İbrahim 14/48). Diriltilen mahlukatın toplandıkları "mahşer" fevkalâde geniş, düz, binasız ve yapısız yepyeni bir yer olacaktır. Peygamberimiz (s.a.s:), "Kıyamet günü insanlar, halis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir yer üzerinde toplanacaklardır" buyurmuştur (Buhârî ve Müslim'den, Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac, İstanbul 1962, V, 365).

 

Ebû Hureyrenin Peygamberimiz (s.a.s)'den rivayet ettiği bir hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek üzerinde ve ateş azabı içerisinde olmak üzere üç grub halinde sevk edileceklerdir (Buhârî ve Müslim den M.A.Nâsıf, et-Tac, 364). Tirmizi'nin başka bir rivayetine göre üçüncü grub, yüz üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir (et-Tâc, V, 365).

 

İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddetin bin ila ellibin yıl arası olduğu söylenir. Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in eline "Livâü'l-hamd" sancağı verilecektir. Başta Hz. Âdem olmak üzere bütün peygamberler, Resulullah (s.a.s)'ın sancağı altında toplanacaklardır (Tirmizi, et-Tâc, V, 385).

 

Mahşerde, insanların muhakeme ve muhasebesinin bir an önce yapılması için, şefaatta bulunacak zat, büyük Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Onun bu şefaatine "şefaat-i uzma" denilir. Hayız olduğu bu mertebe ve makamda "Makam-ı Mahmud" denir. Şöyle ki mahşerde, mevkıfın güneşi insanların tepelerine yaklaşacaktır. İnsanlar, dayanamayacakları ve tahammül edemeyecekleri son derece sıkıntı ve zorluklara maruz kalacaklar, şiddetli korku ve dehşetler içinde çok fazla bekleyeceklerdir. Kendilerinin bu güç durumdan kurtulmaları için şefaat edecek birini arayacaklardır. Bazı kimseler, bir kısım in. sanlara Âdem (a.s)'a gidin diyeceklerdir. Hz. Âdem, yasak ağaçtan yemesini hatırlayacak, onları Nuh (a.s)'a gönderecek; Hz. Nuh da onları Hz. İbrahim (a.s)'e gönderecek, Hz. İbrahim Hz. Musa'ya yollayacak, Hz. Musa (a.s) da Hz. İsa'ya (a.s) gönderecektir. Hz. İsa da son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'e gönderecektir. Hz. Muhammed (s.a.s)'de secdeye kapanacak, kendisine ilham edilen en güzel hamd ve senalarla Allah Teâlâ'ya hamd ve senalarda bulunacaktır. Sonra Cenab-ı Allah ona "Ey Muhammed başını kaldır, işte, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır" buyuracaktır. O da yüce Allah'a dua edecek, Allah Teâlâ da onun duasına icabet edecektir. Bundan sonra kullar arasında muhakeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi kurularak herkese dünya da yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri verilecek ve mizan konulacaktır. Herkes küfr ve dalâletteki veya iman ve hidayetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu konuda Kur'an da şöyle buyuruluyor: "O gün insan sınıflarından her birini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitablarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır" (el-İsrâ, 17/71). Herkese "amel defterini oku" denilecek (el-isrâ 17/14). Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır. "Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı mühürlenir ve azaları da dünyada neler yaptıklarını anlatır" (Müslimden et-Tâc, V, 372). "O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehâdet eder" (Yâsin, 36/65).

 

İnsan öldükten sonra, bedeni dağılarak, molekül ve maddeleri başka hayvan ve insanlara geçiyor. Allah, insanı ahirette diriltirken başka insanlara aslî cüz (DNA: Deoksiribonükleik asit) olmaktan koruduğu ve altın zerresi gibi kaybolmaktan muhafaza ettiği ve onun bedeninin planını tamamen içeren bir molekülden yaratacaktır. Ve onu bu molekülden aynen yaratırken de diğer maddelerini ilâve edecektir. Zaten insanın bedeni dünyada iken de ölen ve dökülen hücrelerinin yerine yenisi yaratılarak beş ile altı senede tamamen yenileniyor. O halde insanın mahşerdeki bedeni ve organları, dünyadaki azalarının aynısı değildir. "Nasıl oluyor da eskisinin tam benzeri olsa da yeni maddelerden yaratılmış insanın azaları, eski organlarının işlediği suçlarına şahidlik yapacaktır" diye sorulursa; bunun doğru cevabı şudur:

 

İnsan ruhuyla insandır. İnsanın ruhu değişmez ve ölmez. Bozulmadan aynen kalır. İnsanın dünyada şuurlu olarak işledikleri amellerinin hepsinin bilgisi onun ruhunda aynen mahfuz kalır. Allah Teâlâ mahşerde insanın ağzını mühürleyerek, ruhundaki işlediklerine ait bu bilgileri onun el ve ayak gibi organlarına harikulâde bir yolla söyletecektir.

 

Mahşerde Peygamberimiz (s.a.s)'e gayet büyük bir havuz ihsan buyrulacak ki bunun büyüklüğü (boyu) Medine ile San'a arası kadar, veya Şam'ın bir kasabası olan Eyle ile San'a arası kadar bir mesafedir. Suyu sütten daha ak, kokusu miskten daha güzel ve baldan daha tatlıdır. Kupaları da gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir defa içen bir daha susamaz (Buhârî ve Müslim'den, et-Tâc, V, 380). Böylece müminler Cennete girmeden önce bu havuzun suyundan içerek mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir. Gerçi Tirmizî'nin garib bir senetle rivayet ettiği hadiste şöyle buyuruluyor. Mahşerde "Her Peygamberin bir havuzu olacak. Onlar içinde havuzlarına su içmeye gelenlerin en çok ben olacağını umuyorum" (Tirmizî'den, et-Tac, V, 378). Yine Peygamberimiz (s.a.s), bir hadisinde, "Havuzun başına gelenlerin bir kısmının döndürüldüğü anda Onlar, benim ümmetim, diyeceğim. Onların senden sonra ne işler yaptığını (dinlerinden döndüklerini) bilemezsin, denilecek. Ben de, bundan sonra dinlerini değiştirenler helâk olsun, diyeceğim" (Buhârî ve Müslim'den, et-Tâc, V, 379).

 

Mahşerde insanların muhakeme işleri bitirildikten sonra mahşerle Cennet arasında Cehennemin üzerine sırat köprüsü kurulacaktır. İnsanlar, bölük bölük Cehenneme bir kısmı da Cennete sevk olunacaktır (Sa'deddin Teftâzâni, Şerhu'l-Makasıd, II, 222-223, İstanbul 1305; Abdüsselâm b. İbrahim el-Lakkâni, Şerh-ü Cevhereti't-Tevhid, Mısır, 1955/1375, s. 231-234; Fahreddin er-Razi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul, 1308)

 

Muhiddin BAĞÇECİ, Şâmil İslam Ansiklopedisi

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kuranıkerim'e Göre CİNLER

Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen gizli kuvvetler.

 

Cinlerin bir tek ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve ifrit cinlerin değişik türleridir.

 

İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler (es-Saffât, 37/158), onları Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar (el-En’âm, 6/128) ve onlardan yardım dilerlerdi. (el-Cumua, 62/6)

 

Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar. Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar. Müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler.

 

Cinler de insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, ayetlerimi anlatan ve şu (korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?” (el-En’âm, 6/130)

 

“Doğrusu biz (cinler) o hidayet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu suretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” (el-Cinn, 72/13)

 

“Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)” dediler. Kur’an okunması bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey kavmimiz. dediler: Biz bir kitap dinledik. Musa’dan sonra indirilmiş. O, kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan korusun ve her kim Allah’ın davetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler” (el-Ahkâf, 46/29-32)

 

Hadis râvileri Rasûlullah (s.a.s.)’ın, cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan rivayete göre, Peygamber Efendimiz cinni’lerin davetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivayetlerine göre ise, Hz. Peygamber ashabıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber Efendimize Cin sûresinin ilk ayetlerinde haber vermiştir. (el-Cin, 72/1-3).

 

Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivayeti şu şekilde yorumlar: İbn Abbas’ın rivayetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş; onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivayet ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra* tarafından geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir davetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum” (Kurtubî, el-Camî’li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut 1967, XIX, 2 vd.)

 

Cinler gaybı bilemezler. (Sebe, 34/14) Allah’ın peygamberlerine bildirdiği şeyleri öğrenemezler: “Şüphe yok ki onlar (meleklerin sözünü) işitmekten kat’i surette azledilmişlerdir. “ (eş-Şuarâ, 26/212)

 

Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’an-ı Kerîm’de çok zehirli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir:”Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık. “ (el-Hicr, 15/27)

 

Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar: “Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım. “ (ez-Zariyat, 51/56).

 

Cinlerin yaratılışları türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre (en-Neml, 27/39), Hz. Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin, daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.) Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Süleyman peygamber, cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır.

 

“Süleyman (a.s.)’ın önünde, Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık.” (Sebe, 34/12).

 

Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini Hz. Adem (a.s.)’e secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden kovmuş o da kâfir olmuştur (el-Bakara, 2/24) Şeytanların amiri durumundaki şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan sakınmak gerekir:

“Ey Ademoğulları, Şeytana tapmayın. Çünkü o sizi Rabbiniz’den ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim mi?” (Yasin, 36/60)

 

“Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de onu düşman edinin. “ (el-Fatır, 35/6).

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır:”Allah sizden her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashab: “Size de mi yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o (cin) Müslüman oldu, artık o, bana ancak hayır emrediyor. “ buyurdu. (et-Tâc, V, 233).

 

Bu hadisten anlaşılıyor ki, şeytan insanı saptırır. E l-i Sünnet inancına göre, şeytan, insanın vücuduna da, aklına da zarar verir.

 

Felsefecilerin çoğu, özellikle İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler. Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.

 

Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak mahiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri; cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını; â’râz ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de mahiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülük severdirler. Sayılarını ancak Allah bilir.

 

Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mahiyetlerinin farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır. Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî cism-i latîflerin, mahiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir, çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâbı Allah’ın onlara bu gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mahiyet itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu görüştedirler.

 

Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu, zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir. Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap ve sünnet ile sabit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar.

 

Cinler de, İslâm dini açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. İnsanlar gibi cinler de, Peygamberimize iman ile mükelleftirler. Çünkü Peygamberimiz onlara da gönderilmiştir. Binaenaleyh ona iman eden, müminler grubuna dahil olur; müminlerle birlikte Cennet’e girer. Ona iman etmeyenler ise şeytanlarla beraber olur; Cehennem’i boylar.

 

Cinler islâm dini ile mükellef oldukları için, onların da bundan haberleri olması ve İslâm dininin onlara da tebliğ edilmesi lâzımdır. İşte burada cinlerle peygamberimizin temas şekli ortaya çıkıyor.

 

Cinler henüz peygamberimizin bi’setinden haberdar değillerken göğe çıkar, mele-i âlâ’da konuşulan şeyleri kulak hırsızlığı ederek çalarlardı. Buna bir çok şey ilâve eder, insanlara aktarırlardı. Peygamberimizin bi’setinden cinlerin haberi yoktu. Her zamanki gibi gökten bir şeyler öğrenmeye kalkıştılar; fakat yakıcı ateşlerle, şiddetli bekçilerle karşılaştılar. Bundan irkilerek sebebini araştırmaya başladılar. Yeryüzüne akın ettiler. İçlerinden bir grup, Peygamberimiz’i ashabı ile birlikte Nahle’de namaz kılarken buldu. Okuduğu Kur’an’ı dinlediler; güzelliği ve mükemmelliği karşısında hayret ettiler. Bunların üç ilâ on veya dokuz nefer oldukları ifade edilmektedir.

 

Peygamberimiz (s.a.s.) onlara İslâm’ı öğretti (Müslim, 1, 332; Kitabu’s-Salat, hadis no: 150-153; Ebû Davûd, 1,10, hadis no: 39). Şurasını hemen hatırlatmak gerekir ki cinler, bize tamamen aykırı yaratıklardır. Onların İslam ile mükellef olmalarının şekli nedir; bunu ancak Allah ve Rasûlü bilirler. Bize sadece buna inanıp iman etmek gerekir.

 

Şâmil İslam Ansiklopedisi

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa »


Bir Hurafe: İbretlik Resimler ve Hz. İsa Görünümlü Ağaç


Duam: Çocuklar Ölmesin!
Tıklayın, duama siz de katılın