Din Ahlak Eğitim Siteleri Dini100.Net İslami Siteler Birliği Bedava100.Net -Kültür ve Sanat Siteleri
İslami Siteler
islami sohbet


Din ve Kültür


Kıyıdan Topladıklarım


Körfez İgsaş İÖO Fotoğrafçılık Kulübü






Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.

Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutarız.

Oruç tutmak kendini tutmaktır

Ey oruç: Gel bizi tut!

Modern şehirler, açından ölmüş ruhlar galerisidir. Fiyakalı bedenler, ölü ruhlara tabut olmuştur. Kur'an böyleleri için “giydirilmiş kalaslar” ifadesini kullanır. O andan itibaren, insanın 'insan' yanı ortadan çekilmiş, 'beşer' yanı öne çıkmıştır.

Ruh için, 'ölüm' bir mecazdır. Ruhlar ölmezler. Ama zaten, ölüm dediğimiz şey boyut değiştirmekten başka nedir ki? Ölüm yokluk değildir, ölüm intikaldir. Bu açıdan bakınca ruhun ölümünden bahsetmek, tıpkı ruhunu yitirmiş cansız bir ceset gibi, hayatın kadavralaşmasını getiren bir ruh intikalinden bahsetmektir. Sadece intikalinden değil, aynı zamanda “intiharından” bahsetmektir.

Açından ölecek kadar ruhu aç-susuz bırakmak, elbet bir intihardır. Fiziki bir intiharın sonucu cesedi mezara gömmektir, manevi bir intiharın sonucu ruhu cesede gömmektir. Ruha mezar kılınmış bir cesedin, yemekhane, yatakhane, işhane ve abdesane arasında hortum olmaktan öte yapacağı bir şey yoktur. Böyle birinin hayattan anladığı, aynı dünyayı paylaştığı diğer canlılarla ortak olan biyolojik hayattır. Böyle bir hayatın derinliği yoktur. Çünkü dünya ile sınırlıdır. Zaten, ceset tabutunda ruhun cenazesi, ancak öte yüzü olmayan tek dünyalı bir hayat anlayışıyla taşınır. Yoksa bir insan cesedini ruhunun mezarı yapmaya nasıl razı olur?

Bu vahim akıbeti önlemenin yolu, ruhun açlığını fark eden bir kendindelik halidir. Ancak kendinde olanlar fark ederler ruhların da acıkacağını ve susayacağını. Midenin açlığını beyne enzimler haber verir. Sahibini uyararak onu beslenmek için harekete geçmeye yöneltirler. Yani enzimler, bir tür iç “rasul”, yani “elçi”dirler. Onlar olmasaydı, insan kendi açlığından haberdar olmazdı.

Allah'ın Rasulleri olmadan da insan ruhunun açlığından haberdar olamıyor. Onlar birer ruh enzimi görevi yapıyorlar. İnsana ruhunun açlık ve susuzluğunu haber veriyorlar. Onu, ruhun gıdasına yönlendiriyorlar. Onu, ruhu var eden ve kendi emrinde tutan Allah'ın donattığı mükellef “gök sofrasına” davet ediyorlar. O sofra vahiyden başkası değil.

İnsanoğlu, neyi yiyince hayat bulacağını, neyi yiyince hayatının kararacağını o sofraya bakarak öğreniyor. Varlığı, hayatı ve kendisini o sofra üzerinden okuyor. O sofraya bakıp, sofranın sahibi ve kendisi hakkında bilgi ediniyor. O sofrada öğreniyor ruh ve onun halleri olan akıl, irade, bilinç, idrak ve izanın nasıl beslenip büyütüleceğini, nasıl korunup kollanacağını.

Ramazan, gök sofralarının tacı olan Kur'an vahyi kendisinde indirildiği için ayların sultanı oldu. Vahyin doğum ayının oruç suretinde kutlanmasının hikmeti, ruhların da acıkacağını, hatta açlıktan kırılacağını fark ettirmektir.

Ruhun açlığını fark eden, hayatın kadavralaşmasına razı olmaz. İnsanın kadavralaşmasına razı olmaz. Kendisinin kadavralaşmasına razı olmaz.

Aç ruhunu doyurmak için sahici beslenme kaynakları arar. Bu arayış onu kendi içine yöneltecek, kendi yüreğinin kapısına getirecektir. Tüm mesele de budur. Modern hayat, tüm unsurlarıyla, insanın kendinden uzaklaşması üzerine kurgulanmıştır. Kışkırtıcı cazibesiyle insana kendini unutturmayı hedefler. Kendini unutan insan kendini tutamaz. Kendini tutamayanın, kendini kaybetmesi mukadderdir.

Oruç tutmak, işte bu yüzden kendini tutmaktır. İnsan ne ziyan işliyorsa hep kendini tutamadığı için işlemektedir. Tutamadığı dilinin cezasını, tutamadığı elinin cezasını, tutamadığı nefsinin cezasını, tutamadığı içgüdülerinin cezasını, tutamadığı öfkesinin cezasını çekmektedir.

Kendini tutmak, kendinden yana olmaktır. Kendini tutanı, Allah'ın da tutacağı aşikârdır. Kendini tutmayanı, Allah niçin tutsun? Kendini tutmak için kendine yönelenin, içinde ilk karşılaşacağı Zat, kendine şah damarından daha yakın olandır. O'nun farkına vardığında, fıtratındaki kul olma ihtiyacının gerçek adresini bulmuş olacaktır. Bu onu kula ve nefsine kul olmaktan koruyacaktır.

İslam, işte bunun için insanlığın ilk ve son sığınağıdır. Çünkü insân-ı kâmil (insân-ı mükemmel değil) yetiştirme potansiyelini o taşımaktadır. İnsanın kadavralaşmasını, ancak İslam önleyebilir. Kafirler istemese de, bu böyledir. İslam var olduğu sürece, hayata dair umutlar hep var olacaktır. Hayatı içeriden savunan birileri hep var olacaktır.

Müslüman dünyaya savaş açan ve Müslümanları terörize eden egemen güçler, İslam'ın ruhunu kurtarmaktan söz ediyorlar. Bu çirkin bir ikiyüzlülüktür. İnsanlığın ruhuna tecavüz edenlerin, İslam'ın ruhunu kurtarmaktan söz etmeye hakları yok. Kaldı ki onlar, insanı kadavralaştıran bir geleneğin varisidirler. Kurtaracaklarsa, önce kendi ruhlarını kurtarmalıdırlar. Allah için oruç tutan bir tek Müslüman bulunduğu sürece, İslam'ın ruhu yaşayacaktır.

Ey oruç: Gel bizi tut!

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18413&y=MustafaIslamoglu

 

Oruç tutmak kendini tutmaktır


Derdimiz kendimizle. Kendini bilmeyen neyi bilir? Kendisiyle kavgalı olan kiminle barışıktır? Kendini kaybeden neyi kazanır?

Türkçe'mizdeki “oruç tutmak” ne güzel tabir. Hep tutmuşumdur bu güzel tabiri. “Tabir” nitelemem boşuna değil, çünkü oruca ilişkin akıl yürütmelerimizde ve zihni intikalimizde birer “geçit” (: 'ubur), birer “köprü” işlevi görüyor bu ifade.

“Oruç”un Arapça'daki aslı “savm”. Bu sözcüğün karşısına lügatler “imsak” kelimesini yerleştirir. Yine “tutmak, zapt etmek, zapturapt altına almak” manalarına gelir.

Doğrusu şu soruya bir çırpıda cevap vermek zor: Oruç bizi mi tutar, biz orucu mu tutarız?

Bizim orucu tuttuğumuzu iddia ediyoruz. Bir yere kadar doğru da.. Ama bu, doğrunun çok küçük bir parçasıdır. Asıl doğru şu: Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutarız.

Tutmakla ilgili dilimizde ne kadar çok ve geniş çağrışımlı ifadeler var:

Tuttum bu adamı...

Onu gözüm tutmadı...

Bu iş tutmadı...

Söylemez olaydım, dilimi tutamadım...

Kendimi tutamadım, yaptım bir delilik...

Gördüğümüz gibi hepsinde de tutmak olumlu bir içeriğe sahip. Benimsemek, sahiplenmek, sevmek, ünsiyet peyda etmek, sahip olmak, hakim olmak, özne olmak, kendinde olmak anlamlarına geliyor.

En çok da bu sonuncusu. Meğer ne zor şu “kendini tutma” meselesi. İnsanın başına na geliyorsa “kendini tutamadığı” için geliyor. Günahlar hep kendini tutamamanın ürünü. Her caninin cinayeti kendini tutamadığı anına denk geliyor. İnsan dilini tutamadığı zaman kırıyor ve kırılıyor. Elini tutamadığı zaman kırıyor ve döküyor. Kendini tutamadığı zaman kendini yitiriyor, kendine yazık ediyor, kendinden geçiyor...

Yani kendini tutamayan özne olamıyor, nesneleşiyor. Hâkim olamıyor, mahkûm oluyor. Sahip olamıyor, sahip olunuyor. Etken olamıyor, edilgenleşiyor. Hayat atının sırtında duramıyor, aksine hayat atı onun sırtına biniyor. İçgüdülerini dizginleyemiyor, aksine içgüdülerinin esiri oluyor. Bilinçli davranamıyor, çünkü bilinci bilinçaltı tarafından denetleniyor. Oysa ki bilinç, bilinçaltını denetimi altında tutması lazım. Tersi olunca atla süvari konum değiştiriyor: Adam atın sırtında değil, at adamın sırtında oluyor.

Kendini tutmak adam işi, zor iş. Oruç bizi işte bu zor işe çağırıyor. Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretiyor. Yeme ve içme güdümüzü, şehvet güdümüzü denetim altına almamızı öğütlüyor.

Bu güdülerini, denetleyemeyen insanların nasıl yoldan çıktığını, nasıl haram helal demeden yığdıkça yığdığını, nasıl çalıp çırparak götürdüğü görüyoruz. Yeme güdüsünü denetim altına alamayan kişinin açlık korkusuna tutulduğunu biliyoruz. Açları doyurmak kolay, fakat açlık korkusu çekeni dünyayı yedirseniz doyuramazsınız. Bunu da biliyoruz.

Oruç tutmak, içgüdüleri tutmak. Onları kontrol altında tutmak. Bilinçaltının bilince egemen olmaması için, bilinçaltını daima gözaltında tutmak. Böylece bilincin, ayartıcı benliğin esiri olmasının önüne geçmek.

Güdüler tutularsa, onların bilinci tutsak almaları önlenirse, bu hem bilincin hem de iradenin güçlendirilmesi sonucunu getirecektir. Bilinç güçlenirse, şahsiyet güçlenir. Sorumluluk bilincini oluşturmanın ve artırmanın yolu da budur. İşte bu nedenle orucu farz kılan ayet şöyle biter: “Umulur ki bu sayede sorumluluk bilincine ulaşırsınız”. Ayetin bu kısmı, orucun amacını açıklar.

İnsanın bilinç, irade ve şahsiyetinin seviyesi, sahip olduğu sorumluluk bilinciyle ölçülür. Bu bilince dayalı olarak gerçekleşen her “iyi yapma”, erdemli davranış olarak nitelenir. Fazilet budur.

İşte bu yüzden oruç tutmak kendini tutmaktır. Kişi orucu ne kadar tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar. Kim orucun başın dik tutarsa, oruç da onun başını dik tutar. Kula kul olmaktan koruyan bir kalkan, kulu kul etmekten koruyan bir akıl olur.

Oruca aşırı anlam yüklediğimizi düşünecekler varsa, onlar orucun muhteşem bütünün muhteşem bir parçası olduğunu hatırlamalılar. Bir parça, kendi işlevini en güzel ait olduğu bütün içerisinde gerçekleştirir. İslam topyekûn bir hayat tarzıdır. Oruç, namaz, zekât ve diğer tüm ibadetler bu bütünün parçalarıdır. Tıpkı insan hücreleri gibi, dini oluşturan unsurlar da kendi aralarında çapraz ve paralel ilişkilere sahiptirler. Oruç işte bu yüzden ait olduğu bütün içinde değerlendirilmelidir. Kendi gerçek kıymet hükmünü de ancak bu sayede bulur.

Kendinize iyi bakın; ama önce “kendinizi tutun”. Kendini tutamayan, kendine iyi bakamaz. Kendini tutmayan, oruç tutamaz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=04.09.2009&y=MustafaIslamoglu

Yorum (1) Yorum yaz!

Yeşilaycı Oldum

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ramazan Ayı

Ramazan Ayı
Yusuf İslamve Çocuklar – Ramazan Moon

Yorum (yok) Yorum yaz!

İşte Geldi Ramazan

İşte Geldi Ramazan


Yorum (yok) Yorum yaz!

Ramazan Geldi Hoşgeldi...

Din kültürümüzde bir deyim vardır. Gece kâim, gündüz sâim diye... Gece namaz kılarak ibadet eden, gündüz de oruç tutan kişi anlamında…

Sanırım çoğu kişi anlamını bilmez. Niye önce namaz sonra oruç? Çünkü dini günler ay takvimine göre belirlenmiştir. Yani gün ayın görünmesiyle başlar. Böyle olunca da dini günler, gece başlayıp ertesi gün güneşin batımına kadar devam eder. Bu sebeple de bu inceliği bilmeden kandil günleri kandil dolayısıyla oruç tutanlar, esasında kandil günü oruç tutmamaktadırlar. Tuttukları oruç, kandilden önceki gün için olmaktadır. Halbuki yukarıdaki deyimimizi bilseler bu hataya düşmeyecekler…

İşte bu deyimi bir ay yaşayacağımız Ramazan ayı geldi. Bu Pazar gecesi kâim olup pazartesi günü de sâim olacağız. Şimdiden kılacağınız namazların ve tutacağınız oruçların Allah tarafından kabul olunmasını diler, bu günlerin hayırlar getirmesini dilerim…

Ve bu gece kılmaya başlayacağımız teravih namazının nasıl kılınacağını da aşağıdaki video ile hatırlayalım…


Yorum (1) Yorum yaz!

Konsevatuarlı Davulcular

Ramazan Davulculuğuna Yeni Bir Soluk

Yorum (yok) Yorum yaz!

Oruç İbadetinin Hikmetleri

Oruç İbadetinin Hikmetleri



Yorum (yok) Yorum yaz!

Kadir Gecesi ve Bir Şey Öğretmeyen İftarlar

Bir Şey Öğretmeyen İftarlar

Dücane Cündioğlu, Yeni Şafak

Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında nâzil olmaya başladı; Ramazan ayının bir gecesinde... mübarek bir gecede... kadir gecesinde... Kur'an'ın nüzûlünün (inişinin) takdir edildiği bir gecede...

O gece, Efendimiz (s.a), bütün toplumdan uzakta, yalınız ve tek başına, bir mağarada, tezekkür ve tefekkürle meşgul olmaktan yorgun, uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken kendilerine Kur'an'ın ilk mesajları tebliğ olundu.

Abdullah oğlu Muhammed (s.a) işte o gece bir nebî, bir rasul (haberci) olarak seçilmişti; topluma iletmesi gereken haber (nebe-risalet) ise, yaratan ve öğreten bir rabbin adına, yaratan ve öğreten bir rabbin adını duyurmak (okumak) idi.

“Haydi duyur o yaratan rabbinin adını; insanı bir kan damlacığından yaratan rabbinin adını...

Haydi duyur o lütûf ve ihsan sahibi rabbinin adını; kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten rabbinin adını...”

Hiç unutmamalı, yaratan ve öğreten bir rabbin adını... yaratmakla yetinmeyen, ayrıca öğreten ihsan sahibi bir rabbin adını...

Mekkelilerin bir ilâhta olabileceğini hiç düşünmedikleri bir sıfat: öğreten. Yaratı gibi öğreti de bir lütûf, ihsan ve kerem; ekrem olanın keremi yani.

Kur'an'ın ilk ayetlerinin indiği gecenin, yine Kur'an tarafından “kadir gecesi” veya “mübarek gece” olarak adlandırılması, o gecenin bu kutlu olaya tanıklık etmesinden ötürüdür. Çünkü o gece vahyin inişi takdir olunmuş, o gece semadan arza rahmet ve bereket yağmıştır.

O gece, yani Ramazan ayının bir gecesi... rivayetlere göre, o ayın son on gününe denk gelen bir gece... belki de yirmiyedinci gece... Kesin değil. Kesin olan, Cebrail'in dilinden “ikra”nın bir gece duyulması, o gecenin de Ramazan ayına ait bulunması...

O gece nedeniyle koca bir ayın ibadetle, tefekkür ve tezekkürle geçirilmesi istenmiş müminlerden.

O gece nedeniyle Efendimiz, ayrıca, Ramazan ayının son on gününü mescidde itikaf hâlinde geçirmiş...

Oruç nedir?

Gün boyunca yemekten/içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmak.

Kişi itikafa girmekle (âkif olunca), orucu sadece gündüzleri değil, bir bakıma geceleri de tutmuş olur. Sahur da bir iftardır aslında. Sabah iftarı. Gece orucu tutanların iftarı. Oruca geceleri de devam edenlerin iftarı. Hem sahur, hem iftar. (Hakikatini, itikafa girenler bilir.)

Yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmanın hikmeti nedir?

Bazıları “yoksulların hâlini anlamak” gibi sosyolojik hikmetlerden sözediyorlar ki bu, sadece yanlış değil, saçmadır da. Öyle olsaydı yoksulların oruçtan muaf tutulmaları gerekirdi. Kimse oruç tutmakla yoksulların hâlinden anlayamaz; üstelik sahur-iftar aralığına sıkıştırılmış gelişigüzel bir perhiz aracılığıyla.

Orucun maksadı, biraz sadede gelmeyi istersek, sosyolojik değil, psikolojiktir. Amaç nefsin terbiyesidir; yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmakla şehvet yetisinin, kavgadan gürültüden uzak durmakla da gazab/hiddet yetisinin dizginlenmesidir bütün gaye. Orucun Arapçası savm u siyam. Türkçesi ise tutmak, dizginlemek. Neyi? Nefsi, yani şehvet ve gazab yetilerini.

Peki niçin, evet, niçin insandan bu iki yetisini dizginlemesi isteniyor?

Böylelikle kişi üçüncü yetisini, yani düşünme/akletme yetisini faaliyete geçirip hiç değilse Kur'an'ın inişini anmak suretiyle -Hira'da Efendimizin yaptığı gibi- vaktini biraz da tefekkür ve tezekküre sarfetsin diye.

Artık hemen hiç uygulanmayan itikaf sünneti ise, aşağılarda dolaşmaktan yorulanlara, biraz daha yukarıya çıkmaları için gösterilen bir başka terbiye usulü. Efendimizin bizzat tatbik ve tavsiye ettiği bir usul... pek tabii ki imkânı olanlar için... gönlü Kur'an aşkıyla yananlar için... Ramazan'a ve oruca, daha açıkçası aklına ve gönlüne hakkını vermek isteyenler için...

Ramazan ayı, en çok yediğimiz, içtiğimiz ve fakat buna mukabil en az düşündüğümüz, tefekkür ve tezekkürden en uzak olduğumuz bir ay... Aç kalmakla düşünme yetisi harekete geçenlerin değil, körelenlerin vakti nasıl öldüreceklerini bilmedikleri bir ay... bir eğlence dönemi... sanki insan maddeye, tüketmeye, açgözlülük yapmaya davet edilmiş gibi...

Oysa insanın kendisine, gönlüne davet edildiği bir ay Ramazan; kanallardaki iftar ve sahur programlarıyla özü örtülse de, mânâsı kirletilse de, vıcık vıcık yapmacıklıklarla tanınamaz hâle getirilse de.

İnsana bilmediğini öğreten bir rabbin adı hürmetine oturduğunuz iftar ve sahur sofralarından kalkarken, lütfen daima kendinize sorunuz, “Ben şimdi ne öğrenmiş oldum?” diye. Ve unutmayınız ki o mübarek gece, o kadir gecesi, bilmediğinizi öğrendiğiniz veya öğreneceğiniz gecedir.

O hâlde her geceyi mübarek bir gece, kadir gecesi yapmak sizin elinizde.

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=07.10.2007&y=DucaneCundioglu

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bugün Bayram



Barış Manço: Bugün Bayram

Yorum (yok) Yorum yaz!

Lord of Ramadan

Cotu - Lord of Ramadan

(İngilizce-Almanca-Arapça-Türkçe)

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki Sayfa ::


Bir Hurafe: İbretlik Resimler ve Hz. İsa Görünümlü Ağaç


Duam: Çocuklar Ölmesin!
Tıklayın, duama siz de katılın