Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar
öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.
Kabe İmamı Şeyh Ahmet Ali el Acmi'nin dünya üzerinde zulüm gören Müslümanlar adına yaptığı duaya Gazze işgali ile birlikte herkes canı gönülden "Amin!" diyor. Turgay Güler'in ÜLKE TV'de yayınlanan "Sıra Dışı" programında üç gün üst üste yayınlanan bu dua sanırım Allah’tan kabul gördü ve Başbakanımızın Davos’taki çıkışı, bizlerin cesur yüreği oldu.
Allah’ım ümmeti gaflet uykusundan uyandır Onları ölüm uykusundan dirilt Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et Allah’ım onların ellerini hak üzeri tut Onların kalplerine senin korkunu ver Onların kalplerinden kafirlerin korkularını çıkar Onların kalplerine imanı yerleştir Allah’ım onların işlerini ıslah et Allah’ım onları islamla izzetlendir Ve islamı onlarla izzetlendir Allahım cihadı onlarla zenginleştir Ey alemlerin rabbi izzet senindir Allahım dinimizi izzetlendir Dönüş sanadır Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir Bizi onların ilmi ile faydalandır Onların basiretlerini aç Onların derecelerini yücelt Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet Dinine yardım et Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar Ey alemlerin Rabbi Allahım bizi selahaddin gibi izzetli kıl Allahım bizi Ömer gibi izzetli kıl Allahım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl Allahım bizi Osman gibi izzetli kıl Allahım bizi Ali gibi izzetli kıl Ey Alemlerin Rabbi Allahım islamı yeryüzünün her yerine hakim kıl Dininin sancağını yücelt Kafirlerin bayrağını alçalt Allahım kafirleri rezil et Allahım muhakkak ki onlar senin dinine düşmandırlar ve senin dostlarını öldürüyorlar Onlara büyük bir lanet ile lanet et Allahım hain devleti sana şikayet ediyorum Allahım onların liderlerini sana şikayet ediyorum Allahım onlar azdılar ve kibirlendiler Kardeşlerimizi katlettiler Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar Çocuklarımıza şer bulaştırdılar Bizlere mescidi aksayı men ettiler Allahım onları sana havale ediyorum Allahım domuzları ve maymunları sana havale ediyorum Allahım bize şaşılacak kudretini göster Allahım mescidi haramda ve mescidi nebevide nasıl namaz kılıyor isek bizleri mescidi aksada da iki rekat namazla rızıklandır Yahudilere rağmen bunu bize nasib et Ey alemlerin rabbi Allahım kitabını yaşamayı nasib et Allahım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et Cihad bayrağını yücelt Dinini zenginleştir İzzet senindir Ey alemlerin rabbi Allahım bizi filistinde bir araya topla Ey alemlerin Rabbi Allahım bizi ateşten koru Ey alemlerin Rabbi Allahım sen şüphesiz celalin ile yakın semaya inersin Ve isteyen varmı ona vereyim dersin Affedilmeyi isteyen var mı? Affedeyim dersin Allahım bütün günahlarımızdan sana istiğfar ediyoruz Allahım sana tevbe üzerine söz veriyoruz Allahım sana istikamet üzerine söz veriyoruz Allahım sana ihlas üzerine söz veriyoruz Ey alemlerin sahibi Allahım senden rızanı ve cenneti istiyoruz Ey alemlerin Rabbi Allahım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat Ey alemlerin rabbi Allahım senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz Ey alemlerin rabbi Ey yaratan Allahım Ey alemlerin sahibi Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allahım Eğer sen bize azab edersen buna güç yetirensin Eğer sen bize merhamet edersen şüphesiz sen mağfiret edicisin Ey alemlerin Rabbi Allahım bu duamıza icabet ancak sendendir Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin Bütün nebilere selam olsun ham alemlerin rabbine ya Rabbi dualarımıza icabet et
Bu korkunç kuraklık Boynu bükük buğday başakları Bu çorak toprak, bu susuzluk Tanrı’nın kuruyan gözyaşları
Bir büyük gözaltı hayatımız Ölü çocuklar coğrafyasında Kayıplar destanı hikâyemiz Melekler anaların dilsiz yasında
Bebeler ergen doğuyor Ninniler kahramanlık masalları Yaşayan bu kanlı haritada Taşırken iki büklüm onca yası
Bu korkunç bataklık Yutuyor körpe tomurcukları Dört kitap yazıyor Eşittir Tanrı’nın çocukları.
Sam Amcalar - Murat Kekilli
Harika Bir Ses, Etkiletici Duygular Declan Galbraith, henüz 10 yaşında, sesi ve yorumuyla müzik eleştirmenlerinin bir numarası, dünyamızda yaşanan tatsız olaylara onun için özel yapılmış bir şarkı ile yanıt arıyor. İngiltere’de yaşayan Declan Galbraith’in ailesi aslen İrlanda’lı. İşte size Declan Galbraith’in sesinden ufak yaşında ona ödüller getiren video klibi: ‘Anlatın bana neden?’
Rüyamda çocuklar dünyadaki her kız ve erkek çocuğu için şarkı söylüyordu. Gökyüzü maviydi, yeryüzü yeşil... Ve herkes aynı dili konuşuyordu, Zayıf insanlar bile mutluydu..Dünya her insan içindi... Anlatın bana “neden?” Her şey neden böyle olmalı? Anlatın bana neden? Başka bir şekilde de olabilirdi? Anlatın bana neden? Anlamıyorum, insanlar neden birbirini incitiyor, neden? Her gün kendime soruyorum, Büyüyüp adam olduğumda ne yapmalıyım? Benim gerçekliğim savaşa karşı dimdik durmak, Herkese kim olduğumu, Hayatımın ne için olduğunu, Ve ne yapabileceğimi göstermek... Anlatın bana “neden”, anlamıyorum Anlatın bana “neden” Her şey neden böyle olmalı? Anlatın bana “neden?” Başka bir şekilde de olabilirdi... Anlatın bana “neden”, Anlamıyorum, insanlar niçin birbirini incitiyor, neden?
Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.
Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.
Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.
Onların hepsi çocuk.
Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.
Hep merak ederim, eğer “savaş ilan edenlerin ve savaş kışkırtıcılığı yapanların çocukları cephenin en ön mevzilerindeki ilk birlikte yer alacaklar” diyen bir kural olsaydı, tarih bu kadar çok savaşa şahit olur muydu?
Yarın sabah yapılacak ilk saldırıda ölecek ilk askerin kendi oğlu olduğunu bilerek kaç siyasetçi, kaç general savaş kararı verecek, kaç gazeteci “hadi çocukları cepheye gönderelim” diye bağıracaktı.
Savaş isteyecekler miydi o zaman?
Savaşa gönderecekler miydi çocukları?
Ve eğer aralarından biri, ilk ölecek askerin kendi çocuğu olacağını bilerek savaşa karar verecek olsaydı onu “bir kahraman” olarak mı yoksa “oğlunun ölümüne kayıtsız kalan taş kalpli bir canavar olarak mı” görecektik?
Soracak mıydık kendimize, “yeryüzünde insanın evladından daha kıymetli bir toprak parçası var mı?” diye.
Her savaşta ilk ölen bir çocuk var.
O “başkasının” çocuğu olduğu zaman mı savaştan rahatça sözediliyor?
Siz bir insanın savaşta nasıl öldüğünü hiç düşündünüz mü?
Önce bir vınıltı duyulur, uğursuz, ürkütücü bir vınıltı, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsın, o vınıltı ani bir homurtuya dönüşür sonra, bir karaltı süratle yaklaşır ve dehşetli bir patlamayla etrafındaki hava boşalır, kolların, bacakların patlamanın olduğu yerden uzaklaşan havanın korkunç çekim gücüyle yerlerinden koparılır, alevler içinde yanan bedenin dağılır.
Böyle ölüyor çocuklar.
Bazen bir mayına basıyorlar, son duydukları madeni bir mekanizmanın sesi oluyor ve bütün etleri, kasları, damarları parçalanarak havaya uçuyor.
Gözlerine giren mermiler, ciğerlerine saplanan kurşunlar.
Kan gırtlaklarına doluyor.
Niye ister bazı insanlar çocukların böyle ölmesini?
Vatan için mi, din için mi, bayrak için mi?
Aynı tanrıya ayrı dillerde yakaran insanların, “Allah için” birbirlerini öldürmesi çok mu uygun dine?
İlk ölecek asker kendi çocuğu olduğunda kaç dindar böylesine büyük bir istekle destekleyecek savaşı?
Her biri çocuğunu kurban eden bir Hazreti İbrahim mi olacak?
Dünya peygamberlerle mi dolu?
Eğer öyleyse bu zulüm, bu kan, bu korkunç düşmanlık bunca peygambere rağmen nasıl var oluyor?
Sonsuz kainatın en uzak, en ücra, en ıssız köşelerindeki küçücük mavi bir gezegenin üstündeki canlılar neden yaratıldıklarından beri birbirlerini öldürüyorlar?
Niye içimizde tükenmeyen bir öldürme isteği var?
Ve, niye her toplum “öldürenleri ve öldürtenleri” alkışlıyor?
Tolstoy’un muhteşem eseri Savaş ve Barış’ta, Prens’in karısı edebiyat tarihinin en olağanüstü karakterlerinden biri olan Pierre’e anlamaya çalışarak sorar:
- Hiç anlayamıyorum, neden erkekler savaşsız yaşayamaz? Niye biz kadınlar böyle bir şey istemeyiz, niye bizim buna ihtiyacımız yoktur?
Bir başka sayfada, ertesi sabah meydan savaşına katılacak olan Prens Andrew’ın düşünceleriyle karşılaşırız.
O gecenin son gecesi olabileceğini, ertesi gün ölebileceğini düşünür.
Birçoklarıyla birlikte ölümün onun da kapısını çalabileceğini aklından geçirirken hayal kurmaya başlar, ertesi gün savaş kaybedilirken kendisi ortaya çıkacak, yeni bir saldırı planı ortaya koyacak, emrine verilen kuvvetlerle düşmana saldırıp onları bozguna uğratacak, bunun üzerine ordu kumandanlığına getirilecektir.
İçindeki bir ses “sonra ne olacak” diye sorar ona, “bütün bunları yaparsan sonra ne olacak?”
- Sonra ne olacağını bilmiyorum, der Prens kendi kendine, bilmek de istemiyorum. Ama bütün bu şanı şöhreti, insanlar tarafından sevilmeyi istiyorsam ve hayatta tek istediğim buysa, sadece bunun için yaşıyorsam, bu benim suçum değil. Evet, sadece bunu istiyorum. Bunu kimseye söyleyemem ama, aman tanrım, bütün yapacaklarımı şanı şöhreti çok sevdiğim için mi yapacağım? Ölüm, yaralanma, ailemi kaybetme ihtimali, hiçbirinden korkmuyorum. Bütün sevdiklerimden, bu ne kadar aykırı görünürse görünsün, bir zafer anı için, hiç tanımadığım insanların hayranlığı için vazgeçmeye hazırım.
Bunun için mi savaştı erkekler binlerce yıl?
Diğer erkeklerin saygısını ve hayranlığını kazanmak için mi?
Bunun için mi öldürdüler?
Bunun için mi öldürttüler?
Prens Andrew, başkalarının hayranlığını kazanmak, şana şöhrete ulaşmak, erkekçe bir saygı görmek için kendi hayatını tehlikeye atmayı hayal ediyordu, bunlar için kendi hayatından ve ailesinden vazgeçmeye razı oluyordu ama bugünkü “kahramanlar” cephelerden çok uzaklarda gizliler, kendi hayatlarını değil çocukların hayatlarını tehlikeye atıyorlar, kendi ailelerini değil başka insanların ailelerini acılara sokuyorlar.
Bugünkü kahramanlardan hangisi, hangi başkan, hangi lider, hangi önder, ilk ölecek olan kendi çocuğu olacak olsaydı bu savaşı başlatacaktı?
Hangisi, Prens Andrew gibi kendisiyle yüzleşme cesareti gösterebilecekti?
Hangisi, “binlerce genç çocuğu sırf kendime şan şöhret sağlamak için ölüme gönderiyorum, adımı taçlandıracak bir zafer anı için binlerce insanı ölümün kucağına bırakıyorum” diyecekti?
Ve hangisi, “yıkılmış binaların, çökmüş evlerin, göçmüş mağaraların içinde ölen çocukların hayatını, o çocukları öldürten silahları yapanların servetlerini biraz daha arttırmak, yaptığım gizli anlaşmalarla kanı paraya çevirmek için feda ediyorum” diyebilecekti.
Hangisi, bir ölüm anını düşünecekti?
Patlayan silahın sesiyle birlikte göğsüne görünmez bir devin yumruğunu yemiş gibi geriye savrularak yıkılan çocuk, ciğerinde hissettiği ilk yanmayla birlikte duyduğu kendi kanının kokusuyla ölüme yakalandığını anlayacaktı, hayattan kopmakta olduğunu fark etmenin paniğiyle yıkıldığı toprağa parmaklarını geçirip tutunmaya çalışırken, bütün vücudunun boşalıp geri dönüşü olmayan bir karanlığa aktığını ve yapayalnız olduğunu düşünecekti, korkacak, etine, bütün içorganlarına yayılan çürütücü bir acıyla inleyecek, kendisini kurtarabilecek bir yardım için dua etmeye çalışacak ve inandığı herkes ve her şey tarafından terk edilmenin bir hiçliğe dönüştüğü anda hayattan kopup gidecekti.
Kim çocuğunun böyle ölmesini istiyor?
Kim çocuğunun kendisinden önce ölmesini istiyor?
Kim şanı şöhreti, zaferi, parayı çocuğundan çok seviyor?
Kimin için bir toprak parçası çocuğundan daha önemli?
Kim, kendi çocuğunu korumaya uğraşırken başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutuyor?
Kim, çocukların ölümü için emir verenlere hayran oluyor?
Ve kim, çocukları üstlerindeki üniformalara göre ayırıyor?
Ölü bir çocuk ölü bir çocuktur.
Üniformasının rengi ne fark eder?
Hepsi ölürken aynı acıyı, aynı korkuyu, aynı dehşeti, aynı koyu yalnızlığı hissediyor.
Hepsi aynı kan kokusunu duyuyor.
Ah, biliyorum, şan şöhret isteğinin, zafer arzusunun, servet beklentisinin kutsal isimleri var, “vatan için” diyorsunuz, “din için” diyorsunuz, “ırk için” diyorsunuz.
Ama çocuklar ölüyor.
Kimin tanrısı “çocukların ölümünden” bu kadar memnun oluyor?
Böyle bir tanrı var mı?
Hangi kutsal kitapta “çocukları öldürün” yazıyor?
“Savaş”, büyük ve geniş bir kelime, “düşman” da öyle, öylesine geniş ki bu kelimeler içlerine binlerce, yüz binlerce çocuğun ölüsü sığıyor ve biz bu kelimeleri telaffuz ettiğimizde aslında ölen çocuklardan bahsettiğimizi unutuyoruz; bir füzeyle yıkılan binada, bombalanan dağda, bir mayınla havaya uçan kamyonda ölen “düşmanların” çocuklar ve çoğunlukla da birbirlerine çok benzeyen fakir çocuklar olduğunu aklımıza getirmiyoruz.
İnsan soyunun bütün tarihinin ve gelişiminin savaşlarla oluştuğunu biliyorum elbet, bir çağdan bir çağa ancak savaşlarla geçebildiğini, dünyanın ortak bir uygarlığa kendi kanını dökmeden ulaşacak bir düzeye henüz varmadığını da biliyorum.
Savaşı durduracak bir gücüm de yok.
Ama savaşların biteceği bir çağa giden yolun ilk adımının, “benim için bir çocuktan daha önemli bir vatan, bir bayrak, bir din, bir ırk yoktur” demekle atıldığını da biliyorum.
Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.
Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.
Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.
Onların hepsi çocuk.
Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.
Kainatın ıssız bir köşesindeki küçük bir gezegende birbirimizi öldürüyoruz.
Daha da öldüreceğiz.
Her ölümle birileri daha zengin, daha şöhretli, daha kahraman, daha güçlü olacak.
Birileri de onları alkışlayacak.
Bugün, şu anda canlı olan, sevdiklerini düşünen, korkan, hayal kuran, anılarını yeniden hatırlayan, ölme ihtimalini düşünen, umutlar besleyen birçok insan yarın sabah bir füzeyle, bir mayınla, bir bombayla, bir mermiyle ölecek.
Onlardan biri sizin çocuğunuz olsaydı, onu kurtarmak için nelerden vazgeçerdiniz?
Bir gün, kendi çocuğunuzu kurtarmak için vazgeçmeye razı olacağınız her şeyden başkalarının çocuklarını kurtarmak için de vazgeçeceksiniz.
O zaman kimse ölmeyecek.
Ve Tolstoy’un kahramanı gibi kendinizle konuşacaksınız.
- Ben, çocukları kurtarmak için tanrımdan vazgeçtim, günaha ve öbür dünyada azaplarla dolu cezaya razı oldum, vatanımdan vazgeçtim, ırkımdan vazgeçtim, taşlanmayı, yalnız bırakılmayı göze aldım, insanların bütün inançlarına aykırı da olsa, bütün bunları çocukları kurtarmak için yaptım ve inandım ki tanrım çocukları kurtarmak için ondan vazgeçen birini, ırkım bütün çocuklar için kendisinden vazgeçen bir evladını sevecektir... Hiç kimseye söylemesem de, tanrım ve insanlarım beni sevsinler diye onlardan vazgeçtim.
BASRALI ÖMER'İN MEKTUBU Ben Basralı Ömer Belki Haberin Yoktur Diye Yazıyorum Mr. Franks. Önce Demokrasi Yağdı Göklerimizden Sokaklarımızda Kan Ve Et Sonra Özgürlük Geçti Üzerimizden Palet Palet Ve İnsan Hakları Namlularında Yüzü Maskeli Adamların Saniyede Bilmem Kaç Adet Demokrasi Bizim Eve de İsabet Etti Bir Gün Sonra Anladım Koptuğunu Ayaklarımın Tam Onsekiz Adet İnsan Hakları Saymışlar Vücudunda Babamın Annem Yoktu Zaten Ben Doğarken İlaç Yokluğunda Ölmüş Ambargo Falan Dediler Ya Anlamadım Çocuk Aklı İşte Takılıp Kalmış Girişte Sizde Barış Böyle Midir Mr. Franks? İnsan Hakları Çocukları Yetim Ve Ayaksız Bırakır Mı Oralarda? Düşer Mi Ayın Kan Gölüne Aksi Güpe Gündüz Düşer Mi Pazar Yerine Demokrasi? İnsanları Korkudan Uykusuz Bırakır Kuşlar Terk Eder Mi Orda Da? Babamla Mırıldandığım Son Dua Dilimde Ayaklarım Hastanede Ve Giymeye Kıyamadığım Papuçlar Kaldı Elimde Çocukların Var Mı Mr. Franks? Al, Oğluna Götür Onları Bari İşe Yarasın Kim Bilir Beklide Baktıkça Bazen Beni Hatırlarsın Bu Nasıl Demokrasi Mr. Franks? Düştüğü Yeri Yaktı Merhamet Hür Dünyaya Bu Kadar Mı Irak’tı?
Namaz Dua ve Sureleri dosyasını bilgisayarına indirerek çıktısını al. Ürün dosyana koy. Sene boyunca ezberleyerek okuyacağımız tüm dua ve sureleri yanında bulundurarak sık sık okuyup ezberlemeye çalış. Hem sevap kazan hem de performansın yüksek olsun.
Kur'an-ı Kerim'in yüz yedinci suresi. Yedi ayet, yirmi beş kelime ve yüz on beş harften ibarettir. Fasılâsı, nun ve mim harfleridir. Kûfelilerin dışındakiler altı ayet olduğu görüşündedirler. Mekkî veya Medenî olduğu hakkında değişik rivayetler vardır. Surenin tamamı münafıklardan ve riyâkârlardan söz ettiği için Medenî olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Mekke döneminde Müslümanların gösteriş için namaz kılarak nifakta bulunmaları söz konusu değildir. Çünkü Mekke döneminde Müslümanlar, Allah'a ibadet ettikleri için çileli bir hayat yaşıyorlardı. Bu şartlar altında onların namaz kılarak gösterişte bulunabileceklerini düşünmenin bir anlamı yoktur. İslâm, Medine'de hâkim güç olduğu için, bir takım kimseler Müslümanların arasında, cemaatle kılınan namazlara katılarak, kendilerinin de Müslüman olduklarını göstermek istiyorlardı. ez-Zemahşeri, ilk üç ayetinin Mekkî, kalanının da Medenî olduğu görüşünde olup, Tekâsür sûresinden sonra nazil olduğunu nakletmektedir (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut t.y., IV, 803). Adını son ayetinde zekât vermek, yardım etmek, ihsanda bulunmak anlamlarına gelen "maûn" kelimesinden almıştır. Sûre, "Eraeyte" ve "Din" adlarıyla da anılır.
Yedi kısa ayetten meydana gelen bu sûre, küfür ve iman hususunda geçerli olan anlayışı kökünden değiştirebilecek güçte gerçekleri ele almaktadır. Bu din gösteriş ve şekil dini değildir. İbadet ve hareketlerdeki samimiyete ve feragate büyük önem veren İslâm, bu samimiyetin salih amele ve yeryüzünü imar eden bir dinamizme dönüşmesini emreder.
Ayrıca bu din, muhtevası bir birinden ayrı bölük-pörçük gerçeklerden oluşmuş bir din de değildir. İnsan onun bir kısmına uyup bir kısmını terk ettiği takdirde görevini yapmış sayılmaz. Bu din mütekâmil bir nizamdır. İbadet ve mükellefiyetleri iç içedir. Ferdi ve içtimaî emirleri birbirini destekler. Hepsinin de gayesi insanları yüce bir hedefe yöneltmektir...
İnsan, diliyle Müslüman olduğunu, bu dini tasdik ettiğini söyleyebilir; namaz da kılabilir; namazın dışındaki diğer hükümleri de yerine getirebilir. Bütün bunları yaptığı halde, yine de gerçek imandan ve gerçek tasdikten uzak, hem de çok uzak kalabilir. Çünkü bu gerçeklerin bazı alametleri vardır ki, onlar bu imanın varlığının delilidir. Bu alameti taşımadan insan ne kadar diliyle söylerse söylesin, ne kadar ibadet ederse etsin, gerçek imana ve gerçek tasdike eremez. Asr sûresinde de belirtildiği gibi, iman gerçeği bir kalpte yer edince o kalp o anda harekete geçer ve salih amel şeklinde de imanın varlığını gösterir. Bu hareket olmayınca onun varlığı için bir delil yok demektir. İşte bu surenin ayetleri de aynı gerçekleri dile getirmektedir.
Sureyi iki kısımda ele almak mümkündür.
a) Yetimin hakkını yiyen, ona babasından kalan mirası vermeyen, ayrıca bir yetim, çaresizlik içinde ona gelince onun ihtiyacını karşılamadan onu itip kakarak kovan ve yoksulun açlığı ile ilgilenmeyen kimselerin durumu şiddetli tehdit ifade eden bir üslupla bize bildirilmektedir. Onlar İslâm'ı inkâr eden, hesap gününe inanmayan kimseler olarak takdim edilmektedir: "Gördün mü o, dini yalanlayanı" (1). Dini yalanlamak ahiret günündeki hesaba çekilmeyi ve cezayı inkâr etmek demektir. Kur'an ıstılahında "Dîn" amellerin ahiretteki karşılığı olarak kullanılır:
İşte, o Dini yalanlayan, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir. (2-3)
Bu sûrenin; cimrilikleri, yoksullara, düşkünlere eziyet ve onları hor görüp itip kakmaları ile tanınan, as İbn Vâil, Velid İbn Âiz ve Ebû Süfyân hakkında nazil olduğu şeklinde muhtelif rivayetler bulunmaktadır. (el Kurtubî, el-Camiili Ahkâmi'l-Kuran, Beyrut 1967, XX, 210)
Yetimi ve düşkünü horlayarak itip kakan, ona işkence eden kimselerin durumu, Dini yalanlamaktadır. Allaha ve ahiret gününe iman eden bir kimse, Allah Teâlânın bu büyük ithamı karşısında, ürpererek, etrafındaki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin hukukunu hassas bir şekilde gözetecek, onların ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bu, müminin iman etmekle girmiş olduğu ahlâkî kalıbın gerektirdiği bir hareket tarzıdır.
b) Kıldıkları namazdan gâfil olanlar ve gösteriş için namaz kılanların ahiret gününde karşılaşacakları acıklı azab vurgulanıyor: "Vay o namaz kılanların haline, ki onlar, kıldıkları namazdan habersizdirler; onlar, gösteriş yaparlar"(4, 5, 6).
Bu namaz kılıcılar, nifak içerisinde bulunan tiplerdir. Onların kıldıkları namaz, zahiri bir şekilden ibaret kalmakta, kalplerinde hiç bir manevi iz bırakmamaktadır. Kıldıkları namazlardan gâfil olanlar ibaresi; namazlarını vaktinde kılmayıp tehir eden, halkın huzurunda kıldığı halde, yalnız kalınca namazı terkeden münafıkları haber vermektedir.
Onlar görünürde namazlarını kılarak, müminlerden görünmek suretiyle bir takım dünyevî menfaatler elde etmek isterler. Onlar için namazını dosdoğru kılan, salih insanlar denmesi, hoşların gider. Allaha değil de, kendi nefislerine tapınmış olurlar. Bu tiplerin, inanan insanları kandırmaları mümkündür. Çünkü İslâm, zahire göre hüküm vermeyi emreder. Kalplerde olanı ise, yalnız Allah Teâlâ bilebilir. Namazı kılmak veya terketmek karşılığında bir şey görmeyeceklerini zannedip Allahın dinini kendilerine kalkan yapanların ne kadar büyük bir gaflet ve sapıklık içinde olduğunu Allah Teâlâ bu ayetleri ile bize haber vermektedir. Ayrıca namaz kılan herkes bu vesile ile uyarılmaktadır. Allah Teâlâ nifak içerisinde ibadet edenlerin durumunu şu ayeti kerime ile de açıklığa kavuşturmaktadır: Şüphe yok ki münafıklar güya (akıllarınca zahiren mümin görünüp kalplerinde küfrü gizlemekle) Allah (ü Teâlâ) yı aldatmak isterler. Halbuki O, (oyunlarını ve) hilelerini başlarına geçirendir. Namaza kalktıkları zaman da tembelce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allahı ancak (insanların huzurunda) birazcık anarlar" (en-Nisâ, 4/142).
İşte kalpleri nifakla dolu bu insanların en önemli özelliklerinden biri, Allah Teâlâ'nın şu sözü ile ifade edilir: "Onlar, başkasına en ufak yardımı esirgerler" (7).
Bu sure, ibadetlerin görünüşlerinin Allah indinde bir değerinin olmadığını, ibadetleri ifâ ederken onların hakikatlerini yaşamanın ve yalnız Allah için yapmanın gerekliliğini tebliğ etmektedir.
Uyu da büyü bebeğim bebeğim Ben sana ee ee ee ninniler söyleyeyim Elemsiz yürü geç bu dünya seferinden Allah’ım korusun yeryüzünün şerrinden Elemsiz yürü geç bu dünya seferinden Allah'ım korusun yeryüzünün kederinden
Kalbinden başkasına uyma Kimseyi üzmeye kıyma Kalbinden başkasına uyma Hayat seni buna zorlasa da
Ah uyu da büyü bebeğim bebeğim Ben sana ee ee ee ninniler söyleyeyim Elemsiz yürü geç bu dünya seferinden Allah’ım korusun yeryüzünün şerrinden. (amin!)
Sezen Aksu’nun yüreğine sağlık.
Allah uzun ömürler versin. Ablamıza ÇOK teşekkürler...
Bu eserden beni haberdar eden Aziz Hocam'a da çoook teşekkürler.