Hazırlanın gidiyoruz...
Ölüyü üç şey tâkib eder:
"Ölüyü üç şey tâkib eder. Âilesi, malı, ameli, Bunlardan ikisi geri gelir, biri kalır. Âilesi ve malı geri gelir. Ameli yanında kalır." Buhari, Müslim
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Sağ sütundaki Veli Bilgilendirme Sistemi yazısı tıklanarak notlar
öğrenilebilir.
Hafta hafta işlenen konularımızı takip ederek her zaman dersimize hazırlıklı olmak isteyen
öğrencilerimiz de Bu Haftaki Dersimiz yazısına tıklamalıdırlar.
Ölüyü üç şey tâkib eder:
"Ölüyü üç şey tâkib eder. Âilesi, malı, ameli, Bunlardan ikisi geri gelir, biri kalır. Âilesi ve malı geri gelir. Ameli yanında kalır." Buhari, Müslim
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Sorular için aşağıdaki sınıflarda yer alan ünitelere tıklayın. 4. SINIF: 1. Ünite, 2. Ünite, 3. Ünite, 4. Ünite, 5. Ünite, 6. Ünite 5. SINIF: 1. Ünite, 2. Ünite, 3. Ünite, 4. Ünite, 5. Ünite, 6. Ünite 6. SINIF: 1. Ünite, 2. Ünite, 3. Ünite, 4. Ünite, 5. Ünite, 6. Ünite 7. SINIF: 1. Ünite, 2. Ünite, 3. Ünite, 4. Ünite, 5. Ünite, 6. Ünite 8. SINIF: 1. Ünite, 2. Ünite, 3. Ünite, 4. Ünite, 5. Ünite, 6. Ünite Burada yer alan sorular, derslerde işlenen ünite konularını hatırlatmak ve yazılı sınavlara hazırlanırken klasik sorulara örnekler vererek çalışmalarınıza yol göstermek içindir. Lütfen yorumlarınızda “bu soruların cevapları niye yok” diye gereksiz yazılar yazmayınız. Sorulara cevap arayanların derslerde işlenen konuları hatırlamak için ders kitap ve defterlerine bakmalarını ve ayrıca sitemizde yer alan yazı ve site adreslerinde sorulara cevaplar aramalarını bekler, hepinize başarılar dilerim.
1. Her şeyin bir ölçüye göre yaratılması ne demektir?
2. Her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığına örnekler veriniz.
3. Her şeyin bir ölçüye göre yaratılmasının insana sağladığı yararlar nelerdir?
4. İslam inancına göre kader ve kaza ne demektir?
5. Kader kavramını tek kelime ile ifade edecek olursak onu anlatacak kelime nedir?
6. Evrenin yasaları nelerdir?
7. Yasa nedir? Yasaların sahip olduğu özellikleri yazınız.
8. Fiziksel yasa neye nedir? Evrende hangi fiziksel yasalar vardır? Örnekler veriniz.
9. Fiziksel yasalar ile evrenin düzeni arasındaki ilişki nedir? Açıklayınız.
10. Fiziksel yasalar evrende yaşama ortamını nasıl oluşturur? Açıklayınız.
11. Fiziksel yasalar, insan hayatını nasıl etkilemektedir? Açıklayınız.
12. Fiziksel yasaları araştıran bilim dallarına örnekler veriniz.
13. Biyolojik yasa ne demektir? Örneklerle açıklayınız.
14. Biyolojik yasaları araştıran bilim dallarına örnekler veriniz.
15. Evrenin fiziksel yasalarıyla biyolojik yasaları arasında nasıl bir ilişki vardır?
16. Biyolojik yasalarla insanın ilişkisi nasıldır?
17. Toplumsal yasa ne demektir?
18. Toplumsal yasaları araştıran bilim dalları nelerdir? Tanımlarıyla beraber…
19. Toplumsal yasalara örnekler veriniz.
20. Adalet nedir? Toplumda adalet nasıl sağlanır? …korunur?
21. Savaşlar niçin çıkmaktadır?
22. Barışın sağlanması ne ile olur?
23. Nasıl bir “iş sahibi” olunur? İşsizlik niçin toplumda artmaktadır?
24. Malların fiyatları nasıl oluşmaktadır? Fiyatların artması veya inmesi nasıl olur?
25. Toplumsal kriz ve ekonomik krizler nasıl neden çıkar?
26. Evlilikler ve boşanmalar neden ve nasıl gerçekleşmektedir?
27. Arkadaşlık ve dostluk ilişkilerinin sürdürülmesi nelere bağlıdır?
28. Mimari eserler niçin yapılmaktadır? Mimari eserler hangi sosyal ihtiyaçlardan ortaya çıkmıştır?
29. Zekât ibadeti, insanların hangi sosyal ihtiyaçlarına yönelik emredilmiştir? (Konuyla ilgili bazı toplumsal olgular: Fakirlik, zenginlik, yardımlaşma, paylaşma, cimrilik, cömertlik, sosyal denge, sosyal barış…)
30. Toplumsal yasaları nasıl öğreniyoruz?
31. Toplumsal yasaları öğrenmede gazete ve dergi okumanın, televizyon izlemenin rolü nedir?
32. Toplumsal yasalara uymak insanlara ne kazandırır?
33. Toplumsal yasaları dikkate almamak ne gibi olumsuzluklara neden olur?
34. Toplumsal yasalara uymakla başarı ve mutluluğa ulaşma arasındaki ilişki nedir?
35. Trafik kuralları da bir toplumsal yasa mıdır? Niçin? Açıklayınız.
36. Kaderin toplumsal yasalarla ilişkisi nedir?
37. Toplumsal yasalara uymak insanlara ne kazandırır?
38. Toplumsal yasaları dikkate almamak ne gibi olumsuzluklara neden olur?
39. Kader ve kazanın evrensel yasalarla ilişkisini açıklayınız.
40. İrade nedir?
41. İnsanın iradesinde olan ve olmayan şeyler nelerdir? Örnekler veriniz.
42. “Külli irade” ve “cüzi irade” nedir? Açıklayınız.
43. Özgürlük nedir? Açıklayınız.
44. Özgürlük, niçin sorumluluğu gerektirir?
45. İnsanın özgürlüğü oranında sorumlu olması ne demektir? Açıklayınız.
46. İbadetlerin geçerli olabilmesinde özgür olma şartı niye aranır?
47. İnsanın kaderi ile özgürlüğü ve sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklayınız.
48. Rızık nedir?
49. Kuranıkerim’de yer alan “Yeryüzünde yaşayan her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir.” (Hud, 6) mealindeki ayet ne anlama gelmektedir?
50. İnsan için ancak çalıştığının karşılığının olması ne demektir? Açıklayınız.
51. “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası!” sözleriyle M. Âkif ERSOY bizlere ne mesaj vermektedir?
52. Ecel ve ömür ne demektir?
53. Her şeyin bir sonunun olması ne anlama gelmektedir? Açıklayınız.
54. Hayatın sonlu olduğunun bilinmesi, insan davranışlarını nasıl etkiler?
55. Tevekkül ne demektir? Doğru bir tevekkül ile yanlış bir tevekkül anlayışını karşılaştırarak açıklayınız.
56. Kader, rızk, tevekkül ve insanın sorumluluğu ile çalışma arasındaki ilişkiyi açıklayınız.
57. Doğru bir kader anlayışını yanlış anlayışlarla karşılaştırarak anlatınız.
58. Bir “trafik kazası” olayı üzerinden insanın kaderini, doğru bir kader anlayışıyla anlatınız.
59. Ayetelkürsi Kuranıkerim’in hangi suresinin hangi ayetidir?
60. Ayetelkürsi’yi yazınız.
61. Ayetelkürsi’nin anlamını yazınız.
62. Ayetelkürsi’de hangi konularda bilgiler verilmektedir?
63. Ayetelkürsi’ye adını veren “kürsü” ne demektir?
64. Ayetelkürsi’de geçen şefaat kavramı hakkında bilgi veriniz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İgsaş İlköğretim Okulu’nda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi I. Dönem Yazılı Sınav Tarihleri 1. Yazılı Sınav Tarihleri 7A, 7B, 7C = En Son Teslim Tarihi: 26/11/2009 Perşembe Günü Öğrenci yazılı sınava gününde girmediğinde, proje ve performans görevini zamanında yaparak teslim etmediğinde, yeniden sınav olabilmek ve daha sonra proje ve performans görevini yerine getirebilmek için velisinin yazılı olarak idareye bildireceği mazeretinin kabul edilmiş olması gerekir. Bunun dışında öğrenci o sınav ve görevinden not alamaz. Yani 0 “sıfır” not alır.
6A, 6B, 6C = 16/11/2009 Pazartesi Günü
7A, 7B, 7C = 18/11/2009 Çarşamba Günü
8A, 8B, 8C = 17/11/2009 Salı Günü
Performans Görevleri: Verilen görev kâğıtlarında yazıldığı gibidir.
Önemli Hatırlatma!

OKUNUŞU: Allahu Lâ ilâhe illâ hüvel Hayyul Kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün velâ nevm. Lehû mâ fi ssemâvâti ve mâ fil ard Menzellezî yeşfe’u ındehû illâ bi iznih Ya’lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm Ve lâ yuhîtûne bişey’in min ılmihî illâ bimâşâe. Vesi’a kürsiyyühüs semâvâti vel arda Velâ ye’ûdühû hıfzuhümâ Ve hüvel aliyyül azîm |
DİNLEYİN:
Taht. Kök anlamıyla üst üste katlanmayı, bir araya toplanmayı belirtir. Belli parçaların bir araya toplanmasından, üst üste eklenmesinden oluştukları için sandalye, koltuk, taht gibi üzerine oturulacak eşyaya kürsi denilmiştir. Mecâzî olarak da ilim, güç, egemenlik, sultan gibi anlamları dile getirir. Kur'an'da Allah'ın da bir kürsisi olduğu, bu kürsinin gökleri ve yeri içine aldığı belirtilir (el-Bakara, 2/255). Sözkonusu âyet bu özelliği nedeniyle Kürsi Âyeti (Âyetü'l-Kürsi *) olarak adlandırılır.
Allah'ın kürsisinin mahiyeti hakkında Kur'an'da bilgi verilmez. Hz. Peygamber (s.a.s)'den gelen rivayetlerde de bu konuda bir açıklama yoktur. Taberî'nin kaydettiği bir hadise göre yedi gök kürsi içinde bir kalkan içine atılmış yedi dirhem gibi kalır. Ebu Zer'in rivayet ettiği bir hadis de Kürsi'nin arş karşısındaki durumunu belirler: "Arş içinde Kürsi, yeryüzünde bir çölün içine atılmış demir bir halka (yüzük) kadardır" (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azım, I, 309).
Ayetü'l-Kürsi'de sözkonusu edilen Allah'ın Kürsisi'ne müfessirlerce getirilen yorumlar başlıca dört görüş çevresinde toplanır. Râzi'nin özetlediği (Tefsir-i Kebir, Ankara, 1989, c.5, s.420-421) görüşlerden birincisine göre Kürsi, gökleri ve yeri kaplayan büyük bir cisimdir. Bu görüştekilerden Hasan el-Basri ayrıca Kürsi'nin Arş ile aynı şey olduğunu söyler. Ona göre üzerine oturulması nedeniyle tahta bazen arş, bazen de kürsi denmektedir. Bazı bilginler Hasan el-Basri'ye karşı çıkarak kürsi ile arşın ayrı şeyler olduğunu savunurlar. Bunlardan bazıları Kürsî'nin Arş'ın altında, yedinci semanın üstünde olduğunu söylerken, İmam Süddî'nin de içinde olduğu diğerleri yerin altında bulunduğu görüşünü öne sürerler. Said İbn Cübeyr'in rivayet ettiğine göre ibn Abbâs Kürsî'nin Allah'ın ayakların koyduğu yer olduğunu söylemiştir.
İkinci görüş Kürsi'yi Allah'ın hükümranlığı, kudreti ve mülkü olarak yorumlar. Kürsi'nin cisimliğini redde yönelik bu görüşe göre ulûhiyyet (tanrılık) ancak kudretle olur ve oturulan yere kürsî dendiği gibi bazan üzerine oturana da kürsi adı verilir. Bu nedenle Allah'ın Kürsi'si O'nun hükümranlığına, dolayısıyla kendisine işarettir.
Üçüncü görüşe göre: Kürsi Allah'ın ilmidir. İlim, âlimin dayandığı şey olması bakımından kürsi olarak adlandırılır. Kendisine güvenilen, dayanılan âlimlere de kürsiler (kerasi) denilir. Bu nedenle âyetteki Kürsi Allah'ın ilmini ifade etmektedir.
Kürsi'nin Allah'ın büyüklüğünü, ululuğunu dile getirdiği yolundaki yorum dördüncü görüşü oluşturur. Keffâl'in diğerlerine yeğlediği bu görüşe göre Allah, büyüklüğünü anlatmak için insanların kolayca anlayabileceği benzetmeler yapar. Allah'ın evi (Beytullah, Kâbe), Allah'ın eli (Yed'ullah, Hacerü'l-Esved) gibi deyimler de aynı amaçla kullanılır. Bunları maddi anlamlarıyla anlamak doğru değildir ve kişiyi tecsim (Allah'ı cisim gibi düşünme) ve teşbih (Allah'ı insana benzetme) yanlışına götürür.
Müfessirlere göre Kürsi konusunda nassa dayalı bir delil olmadıkça te'vile gitmek doğru değildir. Bu nedenle Kürsi'ye ilişkin âyetin açık anlamına uygun ilk görüşün doğru kabul edilmesi gerekir. Ancak bu görüşten yola çıkarak Allah'ın cisim olduğu, insanlara benzediği gibi bir sonuca varmaktan da sakınmak gerekir.
Ahmet ÖZALP
ŞEFÂAT
Bir kimsenin bağışlanmasını istemek; bir kimseden, başka bir kimse için iyilik yapmasını ve zarardan vazgeçmesini rica etmek; yardım etmek; başkası hesabına yalvarmak, rica etmek; birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak. Şefâat edene eş-şâfi', eş-şefi (başkası lehine taleb eden) denilir.
Bu ayette şefâat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir: "Kim güzel bir şefâatla (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefâat ederse, bundan kendisine bir sevab (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefâatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefâatde bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir" (en-Nisâ, 4/85) .
Şefâat-ı hasene, iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riayetle beraber, mü'minlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülüklerden ve zararlardan korumaya çalışmaktır. Şefaat-ı seyyie, mü'minlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, bir insan, menfaat sağlayıp zarara uğramasını engelleme yolunda sırf Allah rızası için şefâatta bulunana dünyada ve ahirette bundan nasib ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebeb olanın da bu şefâat-ı seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır.
Ahiretteki şefâate gelince, dünyada işlenen bazı günahların âhirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için talebte bulunmak, aracı olmak ve bunun için dua etmektir. Şu halde şefâat, bir mü'minin günahlarının bağışlanması için Allah'a dua edip yalvarmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), "Her Peygamberin bir duası vardır. Ben ise, inşaallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefâat etmek için saklamak istiyorum" buyurmuştur (Buhârî, Daavât, I; Tevhid, 31; Müslim, Nşr. M. Fuâd Abdulbaki, İman, 86).
Ahirette, kendilerine şefâat izni verilen her şefi'in şefâatının sınırı, Allah katındaki yakınlığı ve derecesi nisbetinde nail olacağı izin ve imkânın şâmil olduğu günahkâr mü'minler ile mütenasibtir. Şefâat olunacak mü'minlerin de şefâat edilmeye lâyık olmaları şarttır.
Allah'ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü'min için hayır isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir kısmıdır. Mü'minin, mü'min kardeşinin günahlarının affı için duası Allah katında ona şefâatı türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu duası ister dünyada iken sağ olan mü'min için olsun, ister ölmüş mü'min için olsun yahud âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada iken Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mü'minlere duası, onlara bir çeşit şefâatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü'minlere dua ederek şefâatta bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.an)'nın naklettiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü'min ölülere Allah'tan mağfiret istemek için "Bakîu'l-Ğarkad" mezarlığına giderdi (Müslim, Cenaiz, 35).
Yüce Allah'ın kendi yanında mukarreb ve derecesi yüksek bir kulunun diğeri hakkında şefâatını -birine kendi katında itibarı olduğunu göstererek ikram için, ötekine zayıf ve muhtaç olduğundan rahmet olarak- kabul etmesine aklen hiçbir engel yoktur. Allah'ın âhirette, peygamberlerine ve râzı olduğu bir takım zatlara şefâat etmeleri için müsaade etmesi, kendisinin bileceği adalet ve lütuf kanununa dahil olan hikmetindendir. Uhdesinde kul hakları bulunanlar hariç, günahkâr mü'minleri Allah Teâlâ'nın, Lütuf ve fazlıyla affetmesi caiz olunca, peygamberler, mukareb ve iyi kimselerden birinin şefâatına mazhariyetleri halinde bunların Allah'ın mağfiretine nail olmaları da mümkündür.
Ahirette şefâatın olacağı Kitab ve sünnetle sabittir:
Peygamber, velî, şehid ve bildikleri ile amel eden imanlı âlimler ve kâmil mü'minler gibi Allah'ın müsaade ettiği, rızasına mazhar olmuş, nezdinde bir değer ve yakınlığa erişmiş kimselere şefâat etme izni verilebilecektir (el-Bakara, 2/255; Yûnus, 10/3; Meryem, 19/87; Tâhâ, 20/109; ez-Zuhruf, 43/86).
Peygamberler ve diğer şefâatçıların şefâatları, Allah'ın râzı olacağı ve haklarında şefâat edilmeğe izin verdiği kimseler hakkında olacaktır (el-Enbiyâ, 21/27-28; ed-Duhân, 44/41-42; Buharî, Cihad, 189; Müslim, İmare, 6).
Kâfirler için şefâat kapıları kapalıdır (el-Bakara, 2/48, 123, 254; en-Nisâ, 4/116; el-A'râf, 7/53; el-Mü'min, 40/18; es-Secde, 32/4; ez-Zümer, 39/44; el-Müddessir, 74/48; el-İnfitâr, 82/19). Peygamberler bile kâfirlere şefâat edemeyeceklerdir. Kâfirler layık oldukları cezâlarını çekeceklerdir. Hz. İbrahim'in -âhirette babası ile karşılaştığında- onun için hiçbir şefâatta bulunamaması, Allah'tan "Kâfirlere ben cenneti haram kıldım " cevabını alması da buna delâlet eder (Buharî, Tefsir, Sûre 26). Bu konuyla ilgili olarak (bkz. Buharî, Enbiya, 8; Tefsir, Sûre 6; Rikak, 45, 53; Müslim, Fadail, 9). Yalnız Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde, şefâatı sebebiyle amcası Ebû Talib'in ateş çukurunun topuğuna kadar gelen yerinde bulunacağını söylemiştir (Buharî, Meğazi, 73; Müslim, İman, 90). Bu da sadece Rasûlüllah'a tanınan bir şefâat hakkı olsa gerektir. Çünkü Ebû Talib, Rasûlüllah'a pek çok yardım ve iyiliklerde bulunmuştur.
Peygamberlerin şefâatı: Âhirette peygamberlerin hepsine mü'minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır (Buhârî, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81;Ebû Dâvûd, Cihâd, 26;Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 94 vd. 325, V, 43; Tirmizî, II, 66).
Her peygamber kendi ümmetine şefâat edecektir (Buhârî, Tefsir Sûre 18). İnsanlar muhakeme olunmak için mahşerde toplandıklarında, peygamberler, "Allah'ım selâmet ver, Allah'ım selâmet ver" diye duâ edeceklerdir (Buhârî, Rikak, 52; Müslim, İman, 81). Peygamberlerin ve Hz. Peygamberin şefâatı "Şübpesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasının (şirk kosulmasının) günahını yargılamaz. Ondan başka dileyeceği kimsenin günahını mağfiret eder" (en-Nisâ, 4/116) âyetinin hükmünce, Allah'ın izniyle mü'minlere şamil olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil, mü'minlerin şefâatına nail olacaklarını söylemiştir (Buhârî, Rikak, 51; Ebû Dâvûd, es-Sünne, 20; Tirmizi, II, 66).
Peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefâatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. (Müslim, Fadâil, 2). Âhirette Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bu ilk şefâatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefâattır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir çok hadis kitaplarında zikredilen bu büyük şefâatının (eş-Şefâ'atü'l'uzmâ) ana hatları şöyledir: Allah, insanların hepsini düz ve geniş bir sahâda hüküm ve hesab için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bir dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına, "Size erişen şu fâciayı görmüyor musunuz? Rabbinize size şefâat edecek birisine gidiniz" derler. Sırasıyla Âdem (a.s.), Nûh (a.s.), İbrahim (a.s.), Mûsâ (a.s.) ve İsâ (a.s.) peygamberlere gelirler. Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsâ, onları Hz. Muhammed (s.a.s.)'e gönderir. O vakit Hz. Peygamber (s.a.s.) Arş'ın altında secdeye kapanır. Allah ona secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder. O Allah'a hamdettiği sırada "Başını kaldır, işte, verilir. Şefâat eyle şefâatın kabul olunur" cevabını alır. Muhakemeye başlanır. Bundan sonra Hz. Peygamber'in şefâatıyla imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır. Rasûlüllah, bir kaç defa daha secdeye kapanarak Allah'a hamd ve dua eder. En nihayet onun şefâatıyla, Allah'ın izin ve takdiri dahilinde mü'minlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır. İşte Hz. Peygamber (s.a.s.)'in haiz olduğu bu şefâat makamı "Makâm-ı Mahmûd"dur (el-İsrâ', 17/79; Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 84).
Hz. Peygamber'in şefâatıyla hesaba ve sorguya çekilmeden Cennet'e girecekler de olacaktır (Buhârî, Tefsir, Sûre 18; Müslim, İman, 84).
Cennet'te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber bir hadisinde, "Cennet'te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim" buyurmuştur (Müslim, İman, 85).
Mu'tezile, Cennet'te derecelerin artırılması için yapılacak şefâattan başka şefâatları kabul etmez.
Muhiddin BAGCECI
Kaynak: Şâmil İslâm Ansiklopedisi
Kader konusunun doğru anlaşılmasına yönelik trafik kazası olayı ve öğrencinin durumunu örneklendirerek anlattığım,
“Öğrencinin Kaderi”
başlıklı yazılarımı indirerek okuyabilir, öğretmen arkadaşlar da öğrencilerine vererek okutabilirler.
Yukarıdaki dosyayı indirerek okuyanları aşağıdaki videoyu da mutlaka izlemeleri dilerim.
Kader, kişisel bir alınyazısı değildir. Kader, Kuranıkerim’de sünnetullah ifadesi ile yer alan evrenin yasalarıdır. Yani insanı düşündüğümüzde kader; tek tek insan ferdi için değil, tüm insan fertlerini içine alan insan kavramı ile ifade edilen, Allah’ın yarattığı bir varlık türü olan insan için geçerli olan yasaları ifade eder. Bunlar da fiziksel yasalar, biyolojik, yasalar ve toplumsal yasalardır. Aşağıdaki videoda insan için geçerli olan bu yasaların nasıl işlediğini, Allah’ın bu yasaları geçerli kılmada kimseye torpil geçmediğini -Konya’daki Kuran kursu faciası düşünüldüğünde O’nun dinini öğrenme gayretinde olanlar için bile- çok iyi gözlemleyebilmekteyiz. Kader konusunu insan için örneklendirmede trafik kazaları çok iyi bir örnektir. Aşağıdaki videoyu, kazaya kurban giden için önceden ona özel bir kader yazgısı olmadığı, ancak insan olması bakımından geçerli yaslar olduğu, insanın da bu yasalara uyması gerektiği kuralı insan için bir yazgı olarak yazıldığını aklımızda tutarak izleyelim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İnsan özgür doğar!
İnsan özgür doğar. Varlık âleminde ve hem birey olarak kişisel ömrünü, hem tür olarak tarihini yaşadığı yeryüzünde neden insandan başka varlıklar özgür değildir? Mesela bitkiler, hayvanlar, hatta melekler!. Bu soru çok insanın zihnini meşgul etmiştir.
Geldiği noktada liberal felsefeyi iktisat ve siyasetle ilişkili tutan birine soracak olursanız, bunun önemi yoktur. İnsanın özgür olma durumu insan olmaklığıyla ilgilidir, özgür olarak öylece doğmuştur. Ancak bu, sığ zihinlerin yetinebileceği bir açıklamadır, hatta açıklama bile değildir.
Meseleyi felsefî spekülasyonlara boğmadan bu konuda en ciddi kafa yoran filozoflardan Heidegger'in dediğine kulak verelim. Heidegger'e göre özgürlük insana "bahşedilmiş"tir. İslam kelamı açısından, özgürlük insanın talip olduğu misyona karşılık kendisine Allah'ın bir lütuf ve ihsanı (fazl) olarak verilmiş bir imkândır. Sadece insan özgürdür, çünkü sadece insan ilahi isimleri kendi berrak aynasında yansıtmaya talip olan bir varlıktır, başka bir ifadeyle sadece insan Allah'ın muradıdır.
Külli nefsten (nefs-i vahide) yaratılan insanın (Adem ve Havva ve ikisinden doğan biz erkekler ve kadınların) evrensel ve ebedi bir özünden söz etmek gerekirse, bu nefha-i ruhta ifadesini bulan özgürlüktür. Nefha-i ruh üzerinden özgürlük insana verilmiş, nefsine (emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye ve mardiyye türev ve mertebeleriyle) yedirilmiştir. Bu ancak ilahi iştirakle mümkün olabilmektedir.
Özgürlük ediminin varlık temeli yaratma (halk)dır. Allah, "Yaratıcıların en güzeli"dir ve mutlaktır. Yaratmayı; ilmi, iradesi ve kudretiyle gerçekleştirir. Onun isimlerine ayna olmak üzere "halife seçilen insan" da Allah'tan bir yansıma ile bilir; irade eder, tercih ve seçimlerde bulunur ve sahip olduğu güçle (istitae) yapar. Bu üç ilahi haslet kendisinde tecelli ettiğinde özgürlüğünü kullanır. İşte insanın kendi sınırlı evreninde yaratılışa iştiraki bu şekilde gerçekleşir. Bu onun özgürlüğüdür. İnsan izafi, sınırlı, sonlu, yani mukayyet dünyasında Mutlak Varlık olan Allah'ın kendisine lütfettiği bilgi, irade ve kudretle yaratılışa iştirak eder, özgürlüğü kullanır. Bu insanlık durumunda ve her insan için söz konusu olan özgürlüğün ontolojik temeliydi.
Ahlakî temeli bakımından, insan bilgiyi, iradeyi ve gücü doğru yönde kullandığı zaman, özgürlüğüyle iyilik yapmış olur; mahza iyilik olan ilahi yaratıştan hak, doğruluk ve güzellik neş'et eder. Bilgiyi, iradeyi ve gücü yanlış (gayri meşru) kullandığı zaman -bu iyiliğin suistimalidir- bu özgürlükten zulüm, kötülük ve çirkinlik doğar. Kısaca özgürlük sahipsiz bir mal değildir; insana lütfedilmiştir. Bu yüzden insan fiillerinden sorumludur. Yapıp ettiklerine karşılık ya ödül alır veya ceza. "Din seçiminde baskı yoktur". Seçimlerimizde özgürüz, ama yanlışı seçmek bir hak değil, kötü akıbeti olan bir özgürlüğün kullanımıdır sadece. Çünkü biz kendinden bilgi, kendinden irade, kendinden kudret sahibi değiliz; bunlar bize verilmiştir.
Allah'ın isimlerine ayna olmak; iyilikleri, hakkı, adaleti, doğruluğu ve güzellikleri (ahlak-ı hamide) tezahür ettirmek üzere insanın özgür olduğunu söyleyen İslamiyet, nasıl olur da "sekteryen ve savaşçı" oluyor da, liberal özgürlük "barışçı" olabiliyor? Liberal düşünce, özgürlüğü ilahi bir kaynağa ve sebebe refere etmez; bireyin istek ve öngörüleri doğrultusunda seçimde bulunması edimi olarak görür, bireyin bu nitelikteki özgürlüğünü sınırlayacak değer ve aşkın otorite kabul etmez. İlahi bir kaynağa refere edilmeyen her düşünce dünya ile sınırlı kapalı bir sistemdir (seküler hapishane), ucu açık değildir. Özgürlüğü salt kendinden iradeye indirgeyip, bireyin iradesinin karşısına diğer bireylerin iradelerini koyarak "rekabet" adı altında yarışmacı, çatışmacı ve savaşçı bir toplum tasavvuru geliştirir, başaran bireyi başkalarının yoksunluklarına, yoksulluklarına, acı ve ıstıraplarına karşı hissizleştirir, sonra da çıkıp liberal özgürlük "barışçıdır" der. Bu makul mü?
ALİ BULAÇ, 24/10/2009, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1025
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ŞEYTAN
Kötü rûhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve dalâletin önderinin, Allah’ın ve O’nu seven, O’na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahhaslaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık.
Şeytan (Satan) İbranice asıllı bir kelime olup, rakip, muhalif gibi anlamlara gelir. Tevrat’ta da bu anlamda kullanılmıştır (Sayılar, 22/22). Yeni Ahid’de ise, bu dünyanın reisi (Yuhanna, 16/11), hava kuvvetlerinin reisi (Efesoslulara Mektup 2/2) gibi vasıflarla karakterize edilmiştir (Custav Davidson, A Dictionary of Angels, London 1968, s. 101). dem (a.s)’a secde emrinden önceki ismi, Süryanca “tanrı tarafından desteklenmiş” anlamına gelen Azâzel (veya Azâzil * ), Arapça Hâris idi. Azâzel, Hanuk’un Kitabı’nda, Allah’ın rahmetinden kovulan 200 kadar melekten biri olarak zikredilir. O, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı; kadınlara ise, süslü giyinmeyi ve göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğretmiştir. Yahudi geleneğinde de Azâzel, dem’e secdeyi reddeden melek olarak zikredilir. Eyüb’ün Kitabı’nda ise, Tanrı’nın oğullarından biri olarak geçer (Eyüp, 1/6;2/7). dem’e secdeyi kabul etmeyiş gerekçesindeki “kendisinin dumansız ateşten dem’in de çamurdan yaratılmış olma” (el-A’raf, 7/12) bahanesinde asıl vurgulamak istediği, ateşten yaratılanın ölümsüz, çamurdan yaratılanın ise ölümlü olacağı düşüncesidir. (Davidson, a.g.e., s. 63,261; S.G.F. Brandon A, Dictionary of Comparative Religion, London 1971, s. 558). Böylece Azâzel, Âdem’e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan” anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da “beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın “ diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve dem’i cennet’ten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır. Binaenaleyh İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir. Kur’ân’da dem’e secde söz konusu olan bütün âyetlerde özellikle “İblis” kelimesinin kullanılmış olması hem yukarıdaki görüşün doğruluğu, hem de âyetlerde kullanılan kelimelerin yerli yerince seçilişi ve Kur’ân’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir vermektedir. (el-Bakara, 2/34; el-A’raf, 7/11; el-Hicr, 15/31-32; el-Asra, 17/61-62; el-Kehf, 18/50; Tâ-hâ, 20/116; Sa’d, 38/84-85).
Şeytan, Arapça “şetane” kökünden rahmetten uzaklaştı, hak’dan uzak oldu; “Şâta” kökünden ise, öfkeden tutuştu, helak olacak hale geldi gibi manalara gelip insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her şeyin adı olmuştur. Bu manada bir canavar veya yılana da şeytan denilir. Aynı şekilde haset, öfke gibi insana mahsus olan her kötü huy ve davranış da şeytan diye isimlendirilmiştir.
Şeriat örfünde ise, Yüce Allah’ın Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden (el-Kehf, 18/50) gizli bir varlıktır. Diğer isimleri ise Garûr, Vesvs, Hannâs, Kâfir, Sağîr, Mârid, Tâif, Fâtin, Mel’ûn, Mez’ûm, Medhûr, Mekzû, Kefr, Hazûl, Adüvv, Mudill, Merid’dir (Frûzâbâd, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305, IV, 665; Seyyid Muhammed Murtaza ez-Zeb-Ed, Tâcü’l-Arûs, Beyrut (t.y) IX, 353; İsmail b. Hammad el-Cevher, es-Sıhah, Beyrut, 1399/1979, V, 2144; Râgıb Isbahân, el-Müfredât f Garibi’l Kur’ân, Mısır (t.y) s. 383; es-Seyyid Sâbık, el-Akâidü’l-İslâmiyye, Beyrut (t.y) s. 139; Süleyman Ateş, İnsan ve İnsan üstü, İstanbul 1979, s. 36 vd.; Mehmed Hulusi İşler, Nefis ve Şeytan, İstanbul 1984, s. 106) .
Yaratılışı ve Hz. Âdem’e secde emrinden önceki durumu: Evrende Adem (a.s) den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu (el-Bakara, 2/31; el-Hicr, 15/26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi (el-Kehf, 18/50). Hz. Âdem’e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. Âdem’e secde emri onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçe, kendisinin ateşten, dem’in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, itiraf ve özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebiydi. (Sâ’d, 38/71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Âdem’in yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, Allah’tan bir ruh taşıması gibi (el-Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. dem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahseden Allah’ı maddeye mahkum sanmıştı (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2133; N. Mehmet Solmaz-İsmail L. Çakan, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, İstanbul 1982, 1, 19).
Bu anlayış Şeytan’a, Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O’nun lânetini hak etme dışında hiç bir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Çünkü bu secde emri yalnız Âdem’in sahsına değil, zürriyeti de dahil, insan nev’ine verilen bir şeref ve imtiyazdı (Yazır, a.g.e., III, 2129).
Bu aynı zamanda insanın üstünlüğüne yapılan ikinci itirazdı. Birinci itiraz da meleklerden gelmişti (el-Bakara, 2/30). Şeytan’ın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkâra götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah’tan şu hitap geldi: İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!... Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lânet sanadır” (el-A’raf, 7/13; el-Hicr, 15/34-35; Sâd, 38/77-78) .
Böylece Hz. Âdem’e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilâhi rahmetten ebediyen kovuluşu “İblis” adını almasına sebep oldu. Hz. Âdem’e secde emri karşısında isyan eden ve hakikatle ilgili bütün bağları koparılan ve melekler arasındaki yerini de kaybederek tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Bir başka deyişle şeytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandı. Çünkü insan yüzünden ilâhi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah’tan kıyamete kadar mühlet istedi.
Mühlet verilişi: Hz. Âdem (a.s)’a secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhi rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, hayatından da endişe etmeye başladı. “- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver” (el-A’raf, 7/14) diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat ise sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır (ez-Zümer, 39/68; el-Mutafffin, 83/6). Bu şekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar” (el-Hicr, 15/38) kaydıyla, “Sen mühlet verilenlerdensin!.” (elA’raf, 7/15) seklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan maksat ise, sûr’a birinci üfleniş zamanıdır (en-Neml, 27/87). Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil, teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir (Yazır, a.g.e., III, 2135).
Görevi: Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, İlâhi rahmetten uzaklaştırılmasına sebep olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: “- Beni azdırdığın için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım” (el-Hicr, 15/39).
Görüldüğü gibi, Yüce Allah isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe etme imkânı tanımış fakat o, inat ve küfründe ısrar edince, bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece sınırlayıvermiştir: “Halis kullarım üzerinde senin bir nüfûzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır” (el-Hicr, 15/42). -Yerilmiş ve koğulmuş olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi Cehennem’e dolduracağım” (el-A’raf, 7/18). Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebaasından olup onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binaenaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, “Allah’ın kulu” sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir (Yazır, a.g.e., 111, 2138).
Havva’nın yaratılışından sonra: Bilindiği gibi ilk insan olarak yaratılan Hz. Âdem erkekti; Adn Cenneti’nde ikamet ediyordu. Burası Âdem’in ilk vücut nimetine mazhar olduğu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. (er-Rûm, 30/21). Eşinin adı Havva idi (Sahih-i Buhar Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX/81). Artık evrende iki insan vardı: Âdem ve Havva. Böylece insanın Cennet hayatı başlamıştı, devam ediyordu. Öte yanda, Âdem’i kendi felaketine sebep bilen şeytan, ondan öç almayı plânlıyordu. Bunun üzerine Âdem ve eşini Allah şöyle uyardı: “Ey Âdem! Eşin ve sen Cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz ..” (el-Bakara, 2/35; Tâ-Hâ, 20/117-119). Şimdi imtihan edilme sırası Âdem’e gelmişti. Aslında Âdem’e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç, aynı zamanda bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahasının dışına çıkılması ve Allah’ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti. Bu yasağı çiğnemekse Allah’ın tayin ettiği sınırları ve hukuk dairesine tecavüz demek olacağından, bir haksızlık ve dolayısıyla kişinin kendisine zulümdü. Bunun için zalimlerden olursunuz denilmişti (Yazır, a.g.e., III, 2139). Nihayet “şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı...” (el-Bakara, 2/36) ve onların yanılmalarını sağladı (A’raf, 7/20-22; Tâhâ, 20/120). Âdem ve eşi, melek olma veya Cennet’te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular. “Ağaca yaklaşmayın” emrine sabırsızlık edip ondan yediler (Tâhâ, 20/115). Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi. (Tahâ, 20/121). Allah Âdem’e görevini hatırlatarak “Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?” diye seslendi (el-A’raf, 7/22). Nimetin devamlılığı ve Cennet’te edebi kalma arzusu onların bu duruma düşmesine ve şeytana uymalarına sebep olmuştu. Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, meleklerin yolunu seçerek derhal tevbe ettiler (el-A’raf, 7/23). Allah da tevbelerini kabul etti (el-Bakara, 2/37; Tâhâ, 20/122). Fakat cennette daha fazla kalmalarına müsade etmedi ve şu emri verdi: Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız...” (el-A’raf, 7/24-25). Hz. Âdem ile Havva, emre uyup yeryüzüne indiler, yeryüzünde tekrar emre uyup buluştular ve Rab’larına birlikte şöyle dua ettiler: “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz... (el-A’raf, 7/23). Allah ikisinden pek çok erkek ve kadın türetti (en-Nisa, 4/1). Yeryüzünde insanlar çoğaldı. Allah, Âdem’in çocuklarını peygamber yaptı (el-Bakara,2/38; Âlu İmrân 3/33; Tâhâ, 20/122-123). Ondan sonra, şeytana karşı insanı peygamberlerle korudu. Artık hidayet peygamberlerin, dalâlet de şeytanın yolu olacaktı. Âdem’in oğullarından Hâbil ve Kabil’in kişiliğinde de Melek-Şeytan kutuplaşması vardı (Çakan-Solmaz, a.g.e., I, 27).
Şeytanla Âdem ve Havva arasında geçen bu hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için. insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve tarafları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız” (el-A ‘raf, 7/27).
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder” (el-Bakara, 2/168-169).
“Onlar Allah’ı bırakıp tanrıçalara taparlar ve: “Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp onları saptıracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, onlara kuruntu kurduracağım, Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim” diyen, Allah’ın lanet ettiği azgın şeytana taparlar. Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vâdediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak yer de bulamayacaklardır” (en-Nisa, 4/117-121) Ayrıca bkz. (el-Kehf, 18/50; el-Fâtır, 35/6).
Bu âyetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler imansızlıkla-şeytanlık, imansızlarla-şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu ve şeytanın imansızların velileri, âmirleri, işverenleri, başlarına musallat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir. Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri (ez-Zuhruf, 43/36-39), şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız şartsız şeytanın esiri olmalarına mâni olamayacakları bildirilmiş (el-Mücâdele, 58/19) “... eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz” (el-En’âm, 6/121) buyurulmuştur.
Şeytanın kendilerine te’sir edemeyeceği kimseler de âyetlerde şu şekilde belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler” (el-A’raf, 7/200-201), “Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir” (en-Nahl, 16/98-100). Allah’ın hâlis kullarına te’sir edemeyeceğini, şeytan, bizzat kendisi de itiraf etmiştir (el-Hıcr, 15/28-43; el-İsrâ, 17/61).
Her insana bir şeytan verilişi: Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi, onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiç bir ayırım yapılmamıştır. Şöyle ki: Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler” (el-En’âm, 6/11 2- 113). Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretlerle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki bunların sade dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan vardır” buyurmuş, “Seninle de mi ey Allah’ın elçisi?” diye sorulduğunda, “Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu” cevabını vermiştir (Müslim, Münâfikûn, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115). Kitâb-ı Mukaddes’te belirtildiğine göre şeytan Eyyûb Peygamber’e de kötülükte bulunmuş, İsâ (a.s)’a da musallat olmuştu: “... Ve şeytan Rabbin önünden çıktı ve Eyyûb’u, ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlarla vurdu .” (Eyûb, 1,6 v.d. 11,7). “İsâ Rûhülkudusle dolu olarak, Erden’den avdet etti ve Ruh tarafından çöle sevkedildi. Kırk gün müddet İblis tarafından tecrübe olundu. İblis her tecrübeyi bitirdikten sonra bir zamana kadar ondan ayrıldı” (Luka, IV, 1-13).
İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar: Zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddiâ, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma.
Nefis bu hastalıklardan kurtulup mutmain olunca içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah’a yönelme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhi kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir (Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 154). Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâboğlu Ömer, şeytan aslâ seninle karşılamaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider” (Buhârî, Fedâilü’l-ashâb, 6; Müslim, Fedâilü’s-sahabe, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 171, 182).
Şeytana uyanların durumu ve âhirette hesaplaşma: Hz. Adem’in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın, nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makâmdan şekâvetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise, hiç şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna uyarak o ulvî makâmdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi ondan daha acıklı olacaktır. Allah Kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız. İnsanlardan onlara uymuş olanlar, “Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık “ derler. Allah, “Cehennem, Allah ‘ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır” der (el-En’âm, 6/128). İnsanlara hitâben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin” (Yâsin, 36/59-64) buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş olup bitince şeytan: “Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azâb vardır” der” (İbrâhim, 14/22).
Yaratılış hikmeti: Alimler, şeytanın yaratılmasında bir takım hikmetlerin bulunduğunu söylemişlerdir.
a Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden ayırdedilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır.
b Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah’ın üstünlük ifade eden, Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâl, Şeddü’l-ikâb, Serîul’-hisâb, Hâfid, Rafi’, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecelli edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şayet ins ve cin melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
c Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’ın hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir: “Eğer sizler günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah isleyip, mağfiret dileyecek ve Allah’ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi” (Müslim, Tevbe, 2; Tirmiz, Cennet, 2; Daavât, 98; Ahmed b. Hanbel, I, 289, II, 309).
d Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’a ibâdet ve itâattan söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fıillerin ibadet, tâat, hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır (Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 155-156; A. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, İstanbul 1987, s. 196).
Ahmet GÜÇ, Şâmil İslam Ansiklopedisi
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
![]() |